http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/basin/macka-parkinda-eserimizin-yer-almasi-onur-verdi

Sevil Dolmacı & Ruby Anemic

"Maçka Parkı'nda eserimizin yer alması onur verdi"

Dünyaca ünlü Alman sanatçı Ruby Anemic hem kişisel sergisi hem de (Contemporary İstanbul için Sevil Dolmacı Art Gallery işbirliğiyle İstanbul'a geldi. Ruby Anemic ve Sevil Dolmacı ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik

RÖPORTAJ BADE ÇAKAR [email protected] / FOTOĞRAFLAR CANAN YETİŞTİ SATKIN

Dünyaca ünlü Alman sanatçı Ruby Anemic, Contemporary İstanbul kapsamında Sevil Dolmacı Art Gallery işbirliği ile İstanbul'daydı. Sert ve iğneleyici dile sahip sanat eserleriyle sanatseverlerden büyük ilgi gören Anemic, Sevil Dolmacı Art Gallery'de gerçekleştirdiği kişisel sergisinin yanı sıra Contemporary İstanbul'da da eserleriyle yer aldı. Sanatçının 'Love Is What You Are Looking For' neon ışıklı enstalasyonu da ayrıca Maçka Parkı'nın girişinde sergilendi. Sevil Dolmacı ve Ruby Anemic ile bir araya gelerek, sanat üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sevil Dolmacı Art Gallery, birçok farklı teknikteki sanatçıyı barındırıyor. Ruby Anemic'in de size dahil olması nasıl bir önem kazandırdı galeriye?

Sevil Dolmacı: Galeri ilk çıkış noktasında farklı malzeme ve teknikteki sanatçıları bir araya getirmeyi amaçlamıştı. Zaman içinde tuval dışında video, fotoğraf, neon, yerleştirme gibi eserlere yer vermiş olsak da temsil ettiğimiz neon ile çalışan sanatçımız yoktu. Dil oyunları üzerine odaklanan konsept işler yapan Anemic'in bizlere katılması ile galerimiz farklı bir yönüne daha vurgu yapmış oluyor.

Nasıl bir araya geldiniz?

Ruby Anemic: Sevil ile Berlin'de tanışma şansı yakaladım. Bir arkadaşım Sevil'in Berlin'de olduğunu ve stüdyomu ziyaret etmek istediğini söyledi. O eserlerimi beğendi, ben de onun enerjisini...

S. Dolmacı: İşlerini çok beğenmiştim. Daha sonra, 2015 yılında Borusan ve Salt Beyoğlu'nda sergilere katıldı ve takibi bırakmadım. Galeriyi açtığımızda 'sergi yapalım mı' diye düşündük ve aniden gelişti. Şimdiden eserlere yoğun bir ilgi var, 4 tanesi satıldı bile.

Eserleriniz oldukça etkileyici bir dile sahip. Bir röportajınızda sanatla bir araya gelişiniz sorulduğunda eski kız arkadaşlarınız sayesinde olduğunu söylemişsiniz. Bu sert ve iğneleyici dil yaşanmışlıklardan mı geliyor?

R. Anemic: Teşekkür ederim! Ailemin sanatla hiç alakası yoktu. Şimdi dönüp baktığımda, sanırım hep güçlü bir sanatçı yönüm vardı. 18 yaşımda, ilk büyük aşkımı yaşadım ve kendisi sanat aşığıydı. 5 yıl boyunca beni dünyadaki bütün müzelere ve galerilere kendisiyle birlikte sürükledi, iyi ki de yapmış. Bir sanatçı dünyada olan, çevremizi saran olayları tamamen yansıtmalı, iyisi ve kötüsüyle... Benim sanatımda bunu iğneleyici ve kışkırtıcı bir şekilde yapıyorum.

İlhamınızı hayattan alıyorsunuz yani...

R. Anemic: Evet, yaşam benim ilhamım. Gördüğüm her şeyi, kokluyorum, içime çekiyorum, keşfedip, arkamda bırakıyorum. Erich Fromm, Arno Gruen, Hannah Arendt ve bu gibi isimlerin kitaplarını okumayı çok seviyorum. Erich Fromm un 'To Have Or To Be' kitabı benim için çok ilham verici. Arno Gruen'in 'The Insanity of Normality' kitabı da beni çok etkilemiştir ve etkileri sanatımda görülebilir. Hannah Arendt, dünyaya bakış açısını bazı eserlerimde hissedebilirsiniz. Sanırım güçlü felsefi bir genim de var.

'Love Is What You Are Looking For' serginizden biraz bahsedebilir miyiz?

R. Anemic: İnsanların bir şey yapmalarının iki nedeni var; korku ve aşk! Bir insanın bir şeyi korkudan dolayı yapmasının bile altında aslında aşkı aramaları olduğuna inanıyorum. Eserlerimin galerilerde, müzelerde, sanat fuarlarında ve burada İstanbul'da Contemporary'de sunulmasından çok memnunum ama asıl Maçka Parkı'nda enstalasyonumun gösterilmesi beni çok mutlu ediyor. Umarım orada uzun süre kalır.

Sergilerinize hazırlık süreciniz nasıl oluyor?

R. Anemic: Bazen çok uzun bazen de çok kısa sürebiliyor. Sanırım en uzun süreç düşünme kısmı oluyor. Ne mantıklı ve ne doğru veya yanlış hissettiriyor? Yeni materyaller keşfetmeye bayılıyorum. Her zaman kendimi geliştirmeye ve daha iyi olmaya çalışıyorum. Çalışırken kafamı boşaltıyorum, düşünmeyi bırakıyorum. O süreç ve sonuca ulaşmak çok keyifli...

Contemporary İstanbul hakkında ne düşünüyorsunuz?

R. Anemic: Çok güzel bir sanat fuarı. Kalitesinden ve genişliğinden çok etkilendim. Harika galeriler ve çok iyi sanat eserleri var.

S. Dolmacı: Türkiye'de 13 yıldır sürdürülebilirliği yakalayan tek fuar. Yurtdışı sanat pazarıyla ilgili yakın ilişkilerim olması nedeniyle CI Fuarı ve yurtdışındaki görünürlüğü hakkında net bilgiler verebilirim. Victor Miro, Almine Rech Galeri, Continua Galeri gibi önemli galerileri getirebilen, konuşmaları yurtdışı ölçeğine taşıyan, sergilemeleri çevreye yayan, yeni medya bölümüyle fuara güncel bir bakış kazandıran yapıya sahip ve her şeye rağmen ayakta kalmayı başaran bir fuar. Yurtdışı algısı da gün geçtikçe bu yönde kurumsallaşıyor. Sanatçılar burada olmak için heyecanlanıyor.

Çağdaş sanat ülkemizde son yıllarda yükselişte. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

S. Dolmacı: Kesinlikle evet. Güncel işler daha popüler. Bu bizim için sevindirici çünkü en azından sanat insanı vizyoner yapıyor. Dünya ile ortak bir dil yani ilişki kurabiliyorsunuz. Hoşgörünüz artıyor, olaylara yaklaşımız farklılaşıyor. Ülkemizde az sayıda müze ve kurum koleksiyonu olmasına karşılık hızla büyüyen bir sanatsever halkasından söz edebilirim. Özellikle son yıllarda gençler yoğun ilgi duyuyor; bu da ülkenin geleceği açısından umut verici.

Gelecek için başka işbirlikleriniz ve projeleriniz var mı? Son dönem sergilerinden bahsedelim, şuan sanat tutkunlarını burada neler bekliyor?

S. Dolmacı: Ekim ayında Kanadalı önemli fotoğraf sanatçısı David Drebin'in sergisini gerçekleştireceğiz. Türkiye'de David Drebin'i bekleyen çok fazla sayıda sanatsever var. Şimdiden bu ilgi beni bile şaşırttı. Svvissotel The Bosphorus istanbul, Kemer Country Golf Clup bugünlerde imza attığımız yeni projeler. Türkiye'nin en önemli telekomünikasyon firmalarından biriyle masaya oturduk, ingiliz firmayla 2020'de tüm Türkiye ve dünyanın deneyi inleyeceği bir projemiz bugünlerde onaylandı. Gizlilik anlaşması gereği son iki projeyi tam olarak söyleyemesem de, ingiliz firma ile olan işimizi kısa zaman sonra uzun uzun anlatmak istiyorum. Aynı zamanda Cömert Doğru'nun büyük koleksiyonlarda olmasına karşılık hiç solo sergisi olmamıştı. Bu yıl nisan ayında Cömert Doğru sergimiz olacak.

http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/basin/robb-report-sanat-kabuk-degistiriyor

Sanat Kabuk Değiştiriyor

GLOBAL SANAT PAZARINDAKI SON GELIŞMELER IŞIĞINDA KAMIŞLI KOLEKSIYONU’NA YÖN VEREN GENÇ BIR KOLEKSIYONER KEREM SABANCI KAMIŞLI.

YENİBİR LİDER DERNEĞİ’NİN KURUCULARINDAN KEREM SABANCI KAMIŞLI, GENÇ
YAŞINA RAĞMEN HEM AİLESİNİN SANAT KOLEKSİYONUNUN GENİŞLEMESİNE KATKIDA BULUNUYOR HEM DE SANAT BİLGİSİYLE DİKKAT ÇEKİYOR. YAYIN YÖNETMENİMİZ GÜLAY KOÇ MODERATÖRLÜĞÜNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN BU ÖZEL SOHBETTE KEREM SABANCI KAMIŞLI VE AİLENİN SANAT DANIŞMANI SEVİL DOLMACI BİR ARAYA GELİP, GLOBAL SANAT PAZARI EKSENİNDE KAMIŞLI KOLEKSİYONU’NU DEĞERLENDİRDİ.

KEREM SABANCI KAMIŞLI:

Ailemizde sanata olan ilgi ve merak birkaç jenerasyondur devam ediyor biliyorsunuz. 1966 yılında vefat eden büyük dedem Hacı Ömer Sabancı’dan günümüze dek gelen bir tutku bu. 1951 yılında Emirgan’daki aile evini aldığında aynı yıl gidip Louis Doumas’nın 1864 yapımı at heykelini alıp evin önüne yerleştirmiş. Bugün o ev Sabancı Müzesi ve o at heykelinden ötürü yıllardır Atlı Köşk olarak anılıyor. Kendisi aynı zamanda dekoratif sanat ve tarihi eserler toplamayla da ilgiliydi. Sakıp Sabancı’nın sanata olan ilgisi de keza aynı şekilde... Dedem Şevket Sabancı’nın da sanata ciddi ilgisi olmuş ama hep yurtdışından yabancı eserler almayı tercih etmiş. Hâlihazırda koleksiyonunda çok az Türk eser var.

GÜLAY KOÇ: Anneanneniz Hayırlı Hanım’ın yaptığı tablolar da var sanırım.

K.S.K.: Anneannem güzel resim yapar. Hatta Esas Holding’in bir katında
sadece onun resimleri, çizimleri vardır. Yağlıboya atölyesi vardı. İstanbul, Londra ve Bodrum’daki evlerinde uzun yıllar resim yaptı. Öte yandan babamın
da çok büyük sanat sevgisi vardır. Belli dönemlerden belli sanatçıların eserlerini toplamış. Özellikle Selim Turan ve hemen ardından Burhan Doğançay’ın eserlerini... Daha çok Türk eserler toplamış. Yaklaşık dört senedir de koleksiyonumuzu ‘daha nasıl geniş bir hale getirebilir, farklılaştırabiliriz’i konuşuyoruz.

G.K.: Stratejik açıdan yaklaşıyorsunuz o halde...

K.S.K.: Özellikle son iki yıldır aktif bir şekilde ne yaptığımızı ve ne istediğimizi bildiğimiz bir yola girdik. Bu yüzden Sevil Hanım’la birlikte çalışıyoruz. Kendisinden fikir alıyoruz ve son bir yıldır ciddi alımlar yaptık. Aslında bu işe ne kadar zaman ayırırsanız o kadar çok insanla tanışıyor ve daha çok öğreniyorsunuz. Edindiğiniz bilgi sayesinde de daha eğitimli bir karar verebiliyorsunuz.

G.K.: O halde önümüzdeki beş yıllık planınız emin adımlarla oluşturuldu diyebiliriz.

K.S.K.: Koleksiyonumuzu genişletirken odağımız %80- 85 oranında yabancı eserler satın almak yönünde. Türk sanatçılar da belli sayıda devam edecek. Arzumuz heykel ve tablo ağırlıklı bir koleksiyona sahip olmak. Bu noktada da iyi olduğumuzu düşünüyoruz.

G.K.: Sanatın içine doğan şanslı insanlardansınız
ve çocukluğunuza dair hatırladığınız, odağında sanat olan bir hikâyeniz var mı merak ediyorum.

K.S.K.: Liseyi Lugano, İsviçre’de okudum. Ve orada harika bir öğretmenim vardı. ABD’li, 65-70 yaşlarında, tam bir sanatseverdi. Kendisinden sanat tarihi dersi almıştım. Sürekli akademik turlar düzenlerdi. Bu turlardan biri de İstanbul’aydı. İstanbul için müthiş bir tanıtımdı ve benim için harika bir anıydı.

SEVIL DOLMACI: Babanızın anlattığı bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum. Madrid’deki
Prado Müzesi’nde, Goya’nın başyapıtı 3 Mayıs 1808 eserini inceliyormuşsunuz birlikte. Önünde durmuşsunuz ve
‘Bu resim ne anlatıyor?’ diye sormuşsunuz. Hemen ardından da, ‘Acaba bu tablonun ilerideki fiyatı ne olur, yatırım değeri nedir?’ diye merak etmişsiniz. Kerem Bey çocukken de
sanata çok meraklıymış. O gördüğü tablonun arkasındaki ekonomiyi merak edip sorgulamış.

K.S.K.: Doğrudur. Son dönemde Londra’da yaşadığım için daha aktifim. Londra, sanatta derya deniz. Geçtiğimiz yıl, global sanat piyasasının toplam satış hacim değeri 64 milyar dolar olarak açıklandı. Bunun 33 milyar doları galeriler üzerinden satılmış. Bu miktarın %80’i ise üç ülkede gerçekleştirilmiş: ABD, Çin ve Birleşik Krallık. Baktığınızda Birleşik Krallık bu işin kalbi gibi. Çin elbette doğal olarak çok büyük bir pazar. Ama orada çok büyük miktarda yerli eser de satılıyor.

G.K.: Londra’da günleriniz sanat dolu geçiyordur.

K.S.K.: Tabii ki Londra’da sanatla ilgili çok büyük etkinlikler, fuarlar düzenleniyor. En son Masterpiece London Art Fair’e katıldım. Fuarlar ve etkinlikler sayesinde çok sayıda önemli kişiyle tanışıyorum. Bu isimlerden biri de Art Basel’in CEO’su Marc Spiegler. Geçtiğimiz günlerde UBS ile birlikte harika bir sanat raporu yayımladılar. UBS sanatı destekliyor ama raporda yazan bir şey dikkatimi çekmişti: Büyük koleksiyonerler kredi ile eser satın almaya başlamışlar. Bu global sanat piyasasında yeni bir trend. Hatta yaptıkları ankette büyük koleksiyonerlerin %12’si sanat için finansman aldıklarını belirtmiş. Deutsche Bank, UBS gibi bankalar ciddi anlamda finansman sağlıyor sanata.

G.K.: İşin arka planında ciddi bir ekonomi var tabii.

K.S.K.: Bu büyük bankalar sanatı destekliyor ki bu etkinlik ve fuarlarda satılan eserlere krediler verebilsin. Bu tabi işin sadece bir boyutu. Üstelik sanata verdikleri krediler çok daha yüksek faizli. Büyük gelir elde edebiliyorlar. Bu yüzden yurtdışında büyüyen bir
alan bu. Geçtiğimiz günlerde yurtdışında yaklaşık 14 lokasyonda bulunan çok büyük bir sanat galerisi –adını şimdi vermeyeyim– 100 milyon dolarlık bir
fon kurmak istediğini ve fondan elde edeceği kârı
da dağıtacağını, böyle bir
iş modeline yatırım yapıp yapmayacağımı sordu
bana. Cazip bakmadım ama ilgilenenler elbette var.

S.D.: Bu sistemi Türkiye’de deneyen iki büyük galeri istediği etkiyi alamadı
çünkü yurtdışındaki gibi bir altyapı yok. O yüzden bunu uluslararası ölçekte yapmak çok daha mantıklı. Çünkü alıcınız çok fazla. Türkiye’ye dönelim tekrar ve bir galerinin 10 tane Andy Warhol, Alex Katz, George Condo, Kaws gibi en çok talep gören isimler getirdiğini düşünülelim. Bu ölçekte alıcı sayısı 10’u ne yazık ki bulmaz. Dolayısıyla parayı bağlayanlar beklemek zorunda kalır. Beklenince de nakit geri dönüşü olmaz. Koleksiyonerler mağdur durumda kalır ve sistem çöker. Özellikle nakdin önemli olduğunu belirtiyorum. Çünkü takas usulü bunu yapan Türk dealer’lar var ve orda sistem ve nakit akışı yok.

G.K.: Siz nasıl bir yol izlediniz peki?

S.D.: Diyelim ki bu işi dünya çapında yapıyorsunuz ve elinizde de beş tane George Condo eseri var. Türkiye’de bu eserleri alacak en fazla üç kişi vardır. Ama yurtdışında bu eserler bir hafta içerisinde satılır. Bugün Condo sergisi düzenlenmeden bile bütün eserleri satılmış oluyor. Yani bazı eserleri paranız da olsa bulmanız mümkün değil. Ama Türkiye’de sirkülasyonu çok iyi olan Devrim Erbil, Ergin İnan gibi isimler var.
Bir koleksiyoner Devrim Erbil ya da Ergin İnan eserine yatırım yapıyorsa ve bu bir proje olarak gerçekleşiyorsa, ben tabii ki elimdeki Devrim yada Ergin eserlerini iki üç ayda eritir, nakit akışını ikiye katlarım. Bu sistem aslında güzel bir sistem. Nakit dönüşü oluyor, koleksiyonerler daha uygun fiyata eser alıyor. Galerilerin de yaşaması için büyük finansörlere ihtiyaç var. Ama ne yazık ki, bizdeki sanat pazarının ölçeği bu değil. Rakamlar çok düşük.

K.S.K.: İşte bu nedenlerden ötürü biz de koleksiyonumuza daha fazla yabancı sanatçıların eserlerini ekleyelim dedik.

G.K.: Sevil Hanım’ın önerileri doğrultusunda en son hangi eseri aldınız?

K.S.K.: Botero’nun 2002 yılında yaptığı ve resmin içine kendi portresini de çizdiği bir tablosunu aldık. Botero’nun kendi portresini resmine taşıdığı iki ya da üç eseri vardır. Dolayısıyla bizdeki gerçekten iyi bir çalışma. Renkleri çok güzel, hatları çok net.

G.K.: Limitli sayıda işleri var Botero’nun...

K.S.K.: Kesinlikle. Ama öte yandan popülasyon da büyüyor. Ülkeler geliştikçe sanata ayrılan paralar da artacak. Yine Art Basel tarafından hazırlanan raporda çok enteresan bir veriyle karşılaştım. Dünyada 100 bin doların üstünde birikimi olan insanların sanata yatırım yaptığından söz ediliyordu.

G.K.: Yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık 400 milyon kişiye tekabül ediyor muhtemel alıcıların sayısı.

K.S.K.: Tam rakam 397 milyon. Durumu bir veri daha da enteresanlaştırıyor. 397 milyonun da 18 yaş üstü olduğu açıklanıyor. Yani dünya nüfusunun %8’ine denk geliyor bu rakam
ve şahıslardan oluşuyor.
İşin içine kurumlar dâhil edilmemiş. Aynı raporda dünya üzerinde her yıl binin üzerine müze açıldığından bahsediliyor, çoğu da Çin’de. A sınıf eserlerin sayısı da belli. Koleksiyonerler A sınıf eser almak isteyince ne olacak? B kategorisindeki eserler A sınıf gösterilmek zorunda kalınacak. Haliyle de bir spekülasyon oluşacak.

G.K.: Bu durum nereye gidiyor o halde?

K.S.K.: Artık daha çok alıcı var ve eser sayısı belli. Dünyada 400 milyon tane Botero yok örneği. Koleksiyonerler belli bir statüye ulaştıklarında Picasso ya da Warhol almak istiyor. Bunu elimdeki veriler ışığında söylüyorum; Londra’da önemli bir galeri sahibi benimle bir çalışmasını paylaştı. Buna göre, 15 yıldır dünyada en çok satılan büyük sanatçılar sıralamasında ilk beşte değişmeyen sadece iki isim var; Picasso ve Warhol. Her ikisinin de limitli sayıda eserleri olduğu için fiyatlar da her yıl artıyor. Çılgın fiyatlar söz konusu. Bu yüzden yabancı sanatçıların eserlerini koleksiyonumuza ekliyoruz. Türk sanatçıların çalışmaları da çok önemli. Ama bugüne kadar global arenada destekçileri olmamış hiç. Örneğin Damien Hirst’ü popüler yapan koleksiyonerlerin başında Pinault Ailesi gelir. Bu yüzden sanatçılarımıza destek olmalıyız. Sakıp Sabancı, Sabancı koleksiyonunu 2001 yılında Louvre Müzesi’nde, ardından Boston’da sergiletmişti. Rusya’da da... Ancak bu şekilde Türk sanatı dünyaya entegre olabilir.

S.D.: Metropolitan Müzesi’nin kataloğunda Doğançay’ın eserlerinden Ribbon Mania isimli beyaz fon üzerine yırtık ve kurdele formlarının yer aldığı işini görmüş ve çok etkilenmiştim; gurur vericiydi. Son dönemde Viyana’da bir sergisi oldu. Tabii bu bilgileri Türk izleyicisine doğru bir şekilde aktarmak, eş zamanlı bilgi paylaşmak çok önemli.

K.S.K.: Şu an ismini
vermek istemediğim ancak dünyada 14 ülkede bulunan bir galerinin sahibiyle
sohbet ediyorduk. Bana, “Yaşayan bir Türk sanatçı belirlesek ve eserlerini
bütün galerilerimizde sergileyip satsak” önerisiyle geldiler. Bunun harika bir fikir olduğunu ve yardım edebileceğimi söyledim. Yılda 150 milyon dolar değerinde eser satan bir galeri burası. Şu anda Sevil Hanım ile birlikte bunun üzerinde çalışıyoruz ve ilk kez de size açıklıyoruz.

G.K.: Türk sanatçısının globalde hak ettiği değere ulaşması için çok anlamlı bir proje...

S.D.: 2006 ile 2010 yılları arasında Türkiye’de sanatın fiyatını çok yükselten bir grup alıcı vardı. Ve o grup agresif bir gruptu. Şimdiki nesil, Kerem Bey gibi, daha sakin ve emin adımlarla ilerliyor. Her galeriye, her müzayedeye gidip, agresif bir tutum sergileyip fiyat yükseltmiyorlar. Özellikle fuarlar sanat alımı için çok ciddiye alınması, çalışılması gereken bir organizasyon. Koleksiyonerler fuarlar henüz başlamadan tıpkı
ders çalışır gibi sanat danışmanlarıyla çalışıp hangi eserleri alacaklarını önceden belirliyor. Kerem Bey de hangi sanatçıyla, hangi eserle ilgileneceğini zaten önceden biliyor. Bir strateji dâhilinde alım yapıyor.

K.S.K.: Londra bu işin en doğru yerlerinden. Zaten büyük eserlerin hepsi New York ve Londra arasında gidip geliyor.

S.D.: Peki, almak istediğiniz en ütopik eser hangisi?

K.S.K.: Zor bir soru. Beğendiğim o kadar çok eser var ki... Ama bir gün mutlaka eserine
sahip olmak istediğim iki, üç sanatçı var. Örneğin;
Miró. Ya da Picasso’nun
daha geç dönem eserleri. Bu
iki isimden birinin eserini mutlaka koleksiyonumuza eklemek istiyorum. Ama daha kısa vadede Keith Haring ile ilgileniyorum. Bir de Jean Dubu et. Çağdaş alanda ürettikleri Picasso’yu anımsatır. Renklerin karışımı Miró varidir. Geçenlerde George Condo’nun çok erken dönemi bir eseri için ciddi pazarlıklar yaptık. En son Botero isteğimiz vardı ve aldık. Botero ve Condo’nun farklı dönemleri vardır. Ama baktığınızda onlara ait olduğunu anlarsınız. Bazı sanatçılarda böyle olmuyor ama...

G.K.: Mesela hangilerinde?

K.S.K.: Tony Cragg alıp almamayı epey düşündük. Elbette her eserinin sanatsal değeri var ama birbirine çok benzer işler üretir Craig. Türkiye’deki sanatçılara bakacak olursak... Doğançay ve Zeid’i farklı kılan değerler olduğunu görürsünüz. Doğançay’ın kurdeleleri, Zeid’in portreleri... Özellikle Doğançay’ın kurdeleleri benzer olsa da her kurdele eserinin formu, rengi ve boyutu farklı oluyor.

G.K.: Bakmaktan büyük keyif aldığınız eser hangisi?

K.S.K.: Geçtiğimiz sene Contemporary İstanbul’dan aldığım Burhan Doğançay’ın 1973’te yaptığı Downhill eseri. Siyah fonda, 153x153 cm ebatlarında, kırmızı kurdelelerin olduğu bu tabloya bakmaktan keyif alıyorum.

S.D.: Londra’daki evinizde de bir Andy Warhol var; beğenerek aldığınız...

K.S.K.: 1964 yılından bir Liz Taylor litografı. Bundan
250 adet yapmış Warhol ve yaklaşık 100-150’si korunmuş durumda. Bendeki onlardan biri. Severek aldığım bir
eser de Lorenzo Quinn’in Love’ı. İyi bir sanatçı ve
son dönemde popüler oldu. Koleksiyonumuzdaki heykeli ise oğlunun elinden aldığı kalıplardan yapılmış.

G.K.: Koleksiyonunuzu ileride halka açmayı düşünür müsünüz peki?

K.S.K.: Evet böyle bir hayalim var. Üstelik en büyük hayallerimden birisi, Kamışlı Vakfı adı altında
bir vakıf kurmak. Vakıf
çatısı altında da bir sanat müzesi kurmayı çok isterim. Elbette koleksiyonumuzun daha çok yolu var.
İnsanların bile zevkleri,
gözü değişebiliyor. Bir gün
o noktaya ulaştığımızda büyük keyifle sorunuzu ‘evet’ diyerek yanıtlayabilirim. Ya da öncesinde, İstanbul’daki müzelerden biriyle anlaşılıp iki üç ay süren bir sergi de yapılabilir.

G.K.: Yurtdışında durum nasıl?

K.S.K.: Müzeler, koleksiyonerlerle daha yakın ve karşılıklı bir iletişim var aralarında. Koleksiyonerlerin eserlerini sergileyip, müzeye, sanatçıya ve halka fayda sağlamış oluyorlar. Özel bir müze fikrine gerek kalmadan da bu eserleri göstermemiz gerektiğine inanıyorum. Bugün İstanbul’da belki
iki ya da üç tane Botero vardır, bunu sanat severler
ile paylaşmak güzel bir düşünce. Dünyadaki büyük sanatçıların eserleri hep halka açık alanlardadır. Türkiye’de böyle değil ne yazık ki. Halk çoğu eseri göremiyor. Paylaşmak gerekiyor. Bu konuda yapılacak çok iş var. Teknoloji değişiyor; şirketler, sektörler değişiyor. Sanat da statik değil, o da değişiyor. Misyonu, arkasındaki mekanizma ve alım nedenleri de değişiyor sanatın. Tüm bunlar olurken Picasso yine Picasso olarak aynı yerinde duruyor tabii.

S.D.: Sadece alım
yapmakla ilgilenmiyor,
var olan koleksiyonu
koruma konusunda da
bilgi istediniz bizden. Bu
çok önemli. Genellikle koleksiyonerler -özellikle genç koleksiyonerler-
daha çok alım konusunda ilgilidirler. Kondisyonlar,
var olan koleksiyonunu
elden geçmesi genelde
göz ardı edilir. Kerem
Bey, koleksiyonlarının
elden geçmesini istedi. Biz
de kondisyon raporları hazırladık. Şu an belirlenen eserlerin restorasyonları yapılıyor. Eserler kendisinin gözetiminde elden geçiriliyor.

G.K.: Koleksiyonunuzun ne kadarını evinizde ya da ofisinizde sergiliyorsunuz?

K.S.K.: Esas Holding’deki eserlerin %80-90’ı koleksiyonumuzdan. Evimizde de bakmaktan keyif aldıklarımızı sergiliyoruz.

http://www.sevildolmaci.com/tr/slider/filmsel-bir-dunya
FİLMSEL BİR DÜNYA David Drebin Filmsel bir dünya Filmlerden aşina olduğumuz 'femme fatale' karakterleri, büyüleyici şehir manzaraları eşliğinde fotoğraflayarak masalsı sahneler yaratan David Drebin, Cl'da büyük ilgi gören eserlerini takiben, İstanbul'daki yeni sergisiyle sanatseverlerle buluşuyor. "Başarılı bir sanatçı olmak için birçok şeyde iyi olmalısınız, işinizi yarattıktan sonra, reklamını ve pazarlamasını da yapmak zorundasınız" diyen fotoğraf sanatçısı David Drebin, tam anlamıyla bir İstanbul aşığı! Fotoğrafı bir hayat biçimi olarak benimseyen Drebin, özellikle 'Femmes Fatales' serisindeki kadın figürleriyle filmsel bir dünya yaratıyor. Ayrıca masalsı ve romantik bir dille fotoğrafladığı şehirler arasında İstanbul da yer alıyor. Sevil Dolmacı Art Gallery ev sahipliğinde 22 Kasım'a kadar sürecek olan 'Cinematic Beauty' adlı kişisel sergisini düzenleyen Davin Drebin, 'Femmes Fatales've 'Dreamscapes' serilerinden bir seçki ile İstanbullu sanatseverlerle buluşuyor. St. Regis İstanbul'un -1. katında yer alan galeride buluştuğumuz Drebin ile renkli bir sohbet gerçekleştirdik. Fotoğrafla yollarınız nasıl kesişti? Daha önce oyunculuk okuluna gidiyordum. Ama çok kötü bir oyuncuydum. Ben de başka birinin senaryosu üzerinden devam etmektense kendi senaryomu yazmaya karar verdim. Bana ait senaryoyu yaratmanın en iyi yolu, fotoğraf çekmekten geçiyordu. Kendimi en iyi fotoğraflarım aracılığıyla ifade edebiliyorum. Daha önce reklam fotoğrafçılığı yapıyordunuz, sonrasında sanat dünyasına dahil oldunuz. Bu geçiş nasıl oldu? Bir zamanlar çok meşgul bir reklam fotoğrafçısıydım. Özgün stilimin farkına vardığım an, sanatsal fotoğraflara yöneldim. Dünyanın dört bir yanından insanlar aşk ve tutku temalı fotoğraflarıma ilgi gösteriyor. İşlerinizi ve stilinizi nasıl tanımlarsınız? Hayal dünyasına ait, masalsı, yaratıcı ve renkli... Ancak işlerimin verdiği mesajı görmek için biraz düşünmeniz gerekiyor. Kimi sadece renkleri, kimiyse sadece mesajı algılıyor. Şanslı olanlarsa ikisini birden! Nelerden ilham alırsınız? İlhamın peşinden asla koşmam, ilhamın geleceği yöne bakmam. Zihniniz sessiz kaldığı zaman, ilham kendiliğinden geliyor zaten. 'Femme fatale' kadınlara genelde filmlerde rastlarız. Bu kadınlar fotoğraflarınızın öznesi haline nasıl geldi? Güvendiğim ama bir yandan da tehlikeli bulduğum arkadaşlarımı fotoğraflamayı seviyorum. Profesyonel modellerle çalışmıyorum. Güzel, zeki ve tehlikeli kadınlar ilgimi çekiyor. Ama belirtmem gerekir ki, onlarla olan ilişkim, onları fotoğraflamaktan öteye geçmiyor. Beni korkutan kadınların hayatına dahil olmayı tercih etmiyorum ama bir yandan da onları fotoğraf lamaya bayılıyorum. Aynı zamanda ışıklı kutular, neon yerleştirmeler ve cam üzerine kazıma gibi farklı tekniklerle de işler üretiyorsunuz. Farklı sanat formlarını yaratma fikri nasıl ortaya çıktı? Sosyal medya ortaya çıktığı zaman, herkes kendini fotoğrafçı olarak görmeye başladı. İşte o an anladım ki, farklı sanat formlarına yönelmem lazım... Sonrasında da neonlar ve ışıklı kutular ortaya çıktı. Farklı mecraları kullanarak kendimi diğer fotoğrafçılardan ayırdığımı düşünüyorum. Sevil Dolmacı Art Gallery"deki kişisel serginizden de bahseder misiniz? Bu sergi için nasıl bir seçki oluşturdunuz? Bu benim Sevil Dolmacı Art Gallery ile gerçekleştirdiğim ilk sergim. Sergilenen fotoğraflar arasında İstanbul Modern Sanat Müzesi koleksiyonunda yer alan The Bosphorus" adlı eserim de bulunuyor. Serginin seçkisini Sevil Dolmacı Art Gallery ekibi oluşturdu, ben de onların seçimlerine en başından beri güveniyorum. İstanbul sizin için ne ifade ediyor? İstanbul, eski ve yeni arasında sıkışıp kalmış bir şehir. Geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kuruyor. Bence İstanbul, dünyanın merkezi. Uçlarda yaşayan bu şehir, doğuyu ve batıyı, Avrupa"yı ve Asya"yı buluşturuyor. Peki İstanbul"a özel bir proje yaratmayı düşünüyor musunuz? İstanbul"un masalsı manzarasına bayılıyorum. Köprülerini, denizini, Boğaz"daki restoranlarını seviyorum, istanbul, tarihin ihtişamını yaşatmaya devam ediyor. Bu şehri fotoğraflamayı bu yüzden çok seviyorum. Daha önce de Boğaz"ı fotoğraflamıştım ve yeni bir proje için İstanbul"da daha uzun süre vakit geçirmek isterim. Çok fazla seyahat ediyor olmalısınız. Aslında bir hayalim de gittiğim şehirlerde yıllarca kalmak. Ama bu pek de mümkün değil. Özellikle Avrupa’da olmayı çok seviyorum. Artık New Yorkt’a yaşamak istemiyorum. Dışarıda kocaman bir dünya var. Ben de bu dünyayı gezerek, yeni yerler keşfetmek istiyorum. Ancak rutin hayatımı da seviyorum. Mesela her sabah kahve içerim, spora giderim. Seyahat ederken bu rutinin dışına çıkmak zorunda kalıyorsunuz. Gittiğiniz ülkede yepyeni yemeklerle karşılaşabiliyor, restorandaki menüden hiçbir şey anlamayabiliyorsunuz. Bazı ülkelerde İngilizce konuşan bile olmuyor. Seyahat ederken hem yüksek hem de düşük standartları tecrübe edebiliyorsunuz. Tek bir yerde yaşıyor olmak kesinlikle çok sıkıcı. Favori şehriniz hangisi? Benim için şehirler değil, yüzler önemli. O şehirde yaşayan insanları önemsiyorum. Gelecek planlarınız neler? Planım, içinde olduğum ânı yaşamak ve bir sonraki planı düşünmemek.
http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/basin/harpers-bazaar-danisabilir-miyiz

Sanatçılarla koleksiyonerleri buluşturuyorsunuz ama işiniz bununla sınırlı değil. Yaptıklarınızı sizden dinleyebilir miyiz? 

Sanat danışmanlığı Türkiye"de uzun zamandır var olsa da bunu kurumsal bazda gerçekleştiren bir şirket yoktu; yaptıkları sanatçılar ile koleksiyonerleri buluşturma noktasında kalıyordu. Kurumsallaşınca işin kapsamı da genişliyor. Büyük koleksiyoner ailelerin sana da ilgili işleri, onlara sadece doğru sanat alımı yaptırmakla bitmez. Aileye gelen eserlerin orijinallikleri, kondisyonları, fiyatları konusunda ekspertiz yaptırmak, geri bildirim verip, her türlü operasyonda destek olmak da bizim işimiz. Bütün bu alanlarda kendi bünyemizde çözüm sağlayacak uzmanlarla çalışıyoruz. Dolayısıyla hem ulusal hem de uluslararası bazda sanat danışmanlığı ve koleksiyonların yönetimini üstleniyoruz. Küratörlük konusunda da yardımcı oluyoruz. 

Bugünün koleksiyoner profili için neler söylersiniz?

Müşterilerimin genel yaş ortalaması 40, en genç müşterim ise 24 yaşında bir beyefendi. Genç nesil artık sanata ve bu profesyonel yaklaşıma çok önem veriyor; yurtdışında eğitim almış, çok seyahat eden insanlar, dolayısıyla alımları uluslararası çağdaş sanat ağırlıklı. Dönemsel olarak beğeniler değişiyor. Önce popüler olana ilgi gösteriyorlar. 2008-2011 arasında bir genç sanatçı patlaması varken, bugün bunlarda geriye çekilme var örneğin. Şu an fiyatlar da geriye çekildi, olması gereken oldu. 2011 sonrası ilgi azalınca satışlar da azaldı ve o günlerde popüler olan pek çok genç sanatçı resmi bıraktı. Bu, o dönem alınan eserlerin fiyatlarının da anlamsızlaşmasına sebep oluyor tabii.

 

Trend konusuna değinmişken, bugünlerde öne çıkan temalar var mı?

Son dönemde dünyada yaşanan sıcak gelişmeler neticesinde politik işler, saldırgan tavırlar öne çıkmış olabilir. Mesela çok ekspresif işler var; boya dokulan yüzeyden taşıyor, hatta boyalar tuvalde kalıp kalıp kendini gösteriyor. Hırçın vuruşlar var. Aynı zamanda sürreel dünya yeniden önem kazandı. Bir diğer dalga da Japonların anime kültürünü temel alan işler. Gün geçtikçe bu çizgi karakterler sanatın içine daha çok giriyor. Dijital kültürün hayatı nasıl dönüştürdüğünü görebiliyoruz. Haluk Akakçe"nin Teddy Bear eseri bunun Türkiye’deki bir yansıması diyebiliriz.

 

Kendi koleksiyonunuza en son kattığınız eser hangisi? 

Daha dün bir Haluk Akakçe aldım. Enerjiye çok inanıyorum. Haluk'un anlattığı bir hikaye vardı, beni çok cezbetti. Dedi ki, "Bu resimde annem, babam, abim, ben ve bizim rüyalarımız, dünyamız var." Çok duygusal bir şey var orada. Evimin enerjisini değiştirebileceğini düşündüm ve onu salonuma koydum. Bir tane de erkek figürü vardı; biraz hırçın bir figür olmasına rağmen kırmızı bir kalbi, başında da uğur böceği vardı. Onu da yatak odama koydum ve Instagram hikayemde paylaştım. Dün satıldı! Başkasına uğur getirsin. 

 

Koleksiyon yapmaya yeni başlayan, mütevazı bütçelere sahip sanatseverlere ne tavsiye edersiniz?

Tabii ki genç sanatçılara yatırım yapmak önemli. Yurtdışında işlerini 7500 USD'den alabileceğiniz yetenekli sanatçılar var, bunları keşfetmek gerekiyor. Türkiye'de de önemli galerilerle çalışan isimlere bakmak lazım. Sanatçının background'u önemli; hangi okuldan mezun olduğuna, nasıl bir sanat uygulaması yaptığına, bunların kimler tarafından nasıl sunulduğuna, hangi galerilerle çalıştığına, ne tür sergilerde yer aldığına, nerelerde görüldüğüne, müzayedelere çıkıp çıkmadığına bakmalı. Pazar değeri böyle yaratılıyor. Gençler biraz daha işin içine girip sanatçılarla tanışmalı, müzayedeleri takip etmeli, galericilerle sohbet etmeli, kitapları karıştırmalı, sanat profesyonellerine danışmalılar. Kendilerine yakın buldukları bir profesyonel ile görüşüp, işleri onun üzerinden yürütmeli ama kararı pek çok kişiye danışıp yine kendileri vermeliler. The St. Regis İstanbul içindeki galerimizi genç sanatçıların kendilerini gösterebildikleri bir platform olarak tasarladık. Oradaki karma sergileri de takip etmelerini öneririm. 

Bu yılki Contemporary İstanbul'da sizin temsil ettiğiniz sanatçılar da yer alıyor.

 Bu yıl CI fuarına ilk kez katılacağız. Yurtdışından Peter Halley, Bjarnne Melgraad, Anders Krisar, Loris Cecchini, Ruby Anemic, David Drebin ve Tony Cragg, Türkiye'den ise Ergin İnan, Pınar Du Pre, Cömert Doğru ve Elif Tutka gibi isimler var. Dünya ölçeğinde müze ve koleksiyonlarda yer alan yabancı sanatçılarımızı Türk izleyici ile buluştururken, Türkiye'den ilgi çeken isimlerin en yeni işlerini görmelerine aracılık edeceğiz. 300 bin Euro'luk eser de olacak, 15 bin TL'lik iş de. Ortak özellikleri, her eserin mutlaka bir piyasa değerinin olması ve kolay el değiştirebilmesi.

Çimen Uzsoy G.

http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/basin/fortune-genc-koleksiyonerler-donemi

GENÇ KOLEKSİYONERLER DÖNEMİ

Holdinglerin ikinci kuşak yöneticileri sanat yatırımının avantajlarını çoktan keşfetti. Türkiye'de ilk uluslararası sanat danışmanlığı şirketini kuran Sevil Dolmacı, sanatçılar, koleksiyonerler, galericiler, iş dünyası, yayınevleriyle yatırıma önem veren genç kuşak yöneticilerini aynı çatı altında toplayarak, "matchmaker"lıkyapıyor.

Şule Laleli 

TEŞVİKİYE'NİN merkezİndekİ Hüsrev Gerede caddelerini, diğer taraftan Dolmabahçe vadisi üzerinden tüm Marmara'yı seyreden, altı katlı, özel binalardan biri olan Narmanlı Apartmanı, dönemin mimarî estetik özelliklerini taşıyan önemli yapılardan biri. Pek çok sanatçı, tarihçi ve önemli devlet adamının yaşadığı bina, yaşamla, sanatla iç içe geçmiş canlı ve hareketli bir dokuya sahip. Teşvikiye'nin en güzel köşesindeki Narmanlı Apartmanı hem bu dokuyu oluşturan, hem de bu dokuyla şekillenen en önemli yapı taşlarından biri olarak varlığını sürdürüyor. Sevil Dolmacı Sanat Galerisi'nin genç sanat tarihçisi ve danışmanı Sevil Dolmacı ile birlikte olmak üzere bu özel mekandayız. Öğrenimini sanat tarihi üzerine yapan Dolmacı, Londra Kraliyet Akademisi'nde eğitimine devam etmiş ve Saatchi Gallery ve Tate Modern Müzesi gibi kuruluşlarda çalışmış farklı bir girişimci. Ona girişimci denilmesinde kısa sürede önemli holdinglerden bireysel sanat danışmanlığına giden yolda başarıyla ilerlemesini ve yaydığı sinerjiyi söylemek mümkün. İstanbul gibi nabzı yüksek bir şehrin sanat piyasasına hakim olan Dolmacı, sosyal medyada da sanatseverlerin takip ettiği isimlerden. Fuarlar, özel sanat etkinlikleri ve sanatçı atölyesi ziyaretlerini sanat danışmanının gözünden aktarıyor ve yön veriyor. On yılı aşkın süredir büyük koleksiyonlara sanat danışmanlığı hizmeti sunan Dolmacı, DEMSA Group Sanat Danışmanlığı ve Müze Projesi, St. Regis Hotel Projesi, Demirören Group Sanat Danışmanlığı, Kemer Country Golf Kulübü Heykel Park Projesi, Kabakçı Koleksiyonu Sanat Danışmanlığı başta olmak üzere önemli projelere danışman ve küratör olarak da imza attı. Sanatçı portföyünde Ergin İnan, Devrim Erbil, Koray Ariş, Ekrem Yalçındağ, Kemal Önsoy gibi özel isimlere yer veriyor.Sanatla ilgili olarak farklı bir kesimi bir araya getiren ve bu konuda farklı oluşumlar amaçlayan Dolmacı, ünlü sanatçıları ve sanat dünyasında kendine yer arayan genç sanatçıları, koleksiyonunu şekillendirmek isteyen koleksiyoncuları ve sanat eserlerine ev sahipliği yapmak isteyen kurumlan birbiriyle ilişkilendirerek aynı çatı altında topluyor. Dolmacı'nın sanat serüveninde özelikle ikinci-üçüncü kuşak sanat yatırımına gönül veren yöneticilere yönelik tavsiyeleri ve sanata dair gelişmelerden yansıyanlar... 

Sevil Dolmacı Art Consultancy/Proje ve Sanat Yatırım Danışmanlığı A.Ş.olarakfaaliyet alanınızın kapsamı son derece genişve ayrıca bu alanda Türkiye'nin ilk uluslararası sanat danışmanlığı şirketisiniz. Fikir nasıl doğdu?

Fikir, Demsa Koleksiyon bünyesinde sanat danışmanlığı yaparken ortaya çıktı. Demsa Koleksiyon dünya ölçeğinde önemli işlere sahip prestijli bir koleksiyon. Yurt dışında önemli müze ve sanat kurumlarıyla oldukça iyi ilişkilere sahip. Yurt dışı alımları ve organizasyonlarında o vakit katıldığım toplantılarda sanat danışmanlık şirketlerinin oldukça önemli olmaya başladığını gördüm. Dünya ölçeğinde sanat satış stratejilerinin de son dönemde güncellenmesi ile private satışlar önem kazandı. Bunun için iyi bir iletişim ağı gerekiyor hiç kuşkusuz. Benim en büyük şansım Türkiye'nin uluslararası ölçekte kayda değer bir koleksiyonunda çalışmam oldu. Sothbey's Müzayede evinin 85 milyon dolar vererek, Christie's Müzayede evinin başarılı uzmanı Amy Cappellazzo ve arkadaşları sanat danışmanı Allan Schartzman ile hukuk kökenli banker Adam Chinn'in kurduğu 22 aylık bir danışmanlık şirketi olan AAP'yi satın alması danışmanlık şirketi kurmamda beni oldukça motive etti.

Sanatçılar ne konuda danışıyor? 

Örneğin sanatçılar bana elimdeki işlerimi arşivlemek istiyorum diye gelebiliyorlar. Onların arşivlerini toplayıp sanatçıya, müzeye ya da kuruma verebilmek istiyorum. Bu da yine ihtiyaç olan bir şey... Buranın adı Sevil Dolmacı Art Consultuncy. Ama bağımsız bir sanat platformu aslında... Mesela Kornet, Ömer Uluç, Fahrelnissa Zeid, Mübin Orhon, Ergin İnan, Devrim Erbil... Bunları bir çatı altında toplayan bir galeri yok. Benim müşteri portföyüm de bu sanatçıların eserlerini alıyor. Ama bu insanları bir çatıda toplamak çok zor... Oysa burada benim kişisel ilişkilerim sayesinde onlarla buluşabiliyorlar. Bir koleksiyoncu, diyelim ki elindeki kıymetli bir koleksiyonu satışa çıkarmak ister. O zaman onu herkesle paylaşmak isteyip bir sergi yapabilirim. Sanatçılar da böyle taleplerle gelebilirler.

Yeni koleksiyoner ve genç kuşaklar açısından değerlendirdiğinizde sanat danışmanlığında trendler nereye gidiyorve hedef kitleniz kimler?

Şu anki ortalama koleksiyoner yaşı 59 ama bugün dünyadaki devinimi sağlayan kitle 30-50 yaş arasındaki genç, aktif ve heyecanlı kitle. Biz de burayı açarken bu kitleyi hedef aldık. Şimdi baktığınızda benden fikir almaya, her hafta belli bir saatini ayıran genç adamların bir çoğu yaşça benden küçük. Bunlar iyi eğitimler almışlar, belli ailelerin çocukları. Ama sanata daha az aşinalar, daha az bilgiye sahipler ve sizden bilgi almak için heyecan duyuyorlar. Bu hem finansal açıdan hem de vizyon açısından sizi geliştiren, heyecanlandıran ve daha aktif olmanızı sağlayan bir grup.

Sevil Dolmacı Art Consultancy'nin geleceğe yönelik hedefleri neler?

Türk sanatının uluslararası platformda görünürlüğünü sağlamak üzere yoğun çalışıyorum. Çok yeni Londra'da bir ofis açtım ve kısa sürede ilgi gördü. Sevil Dolmacı Sanat ve Yatırım Danışmanlığı olarak çok önemli sanat projelerinin arka planında var olmayı çok istiyorum. Türk sanatı adına iyi bir şeyler yapmak en büyük hedefim. Türk sanatçıları yurtdışında tanıtmayı ve genç kuşak yöneticilere sanata dair ne mümkünse destek olmayı hedefliyorum.

 

http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/basin/dunyada-ve-turkiyede-sanat-piyasasinda-neler-oluyor

İstanbul Art News - Mart, 2017

SEVİL DOLMACI
Sanat Danışmanı, Sevil Dolmacı Art Consultancy Kurucusu

Son yıllarda sanat pazarı, galeri yönetimi üzerine okuduğum bazı kitaplar ve duyduğum bazı sanat haberleri Türkiye’deki mevcut sanat pazarı üzerine yoğunlaşmamı sağladı. Türkiye’de son iki yıldır Sevil Dolmacı Art Consultancy’de, öncesinde ise çalıştığım kapsamlı uluslararası koleksiyonlarda edindiğim tecrübelerle, söz konusu bilgiler birleşince Istanbul Art News için sanat pazarı üzerine bir deneme yazısı yazmaya karar verdim.

Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı siyasi problemler sebebiyle dünya ile sanatsal anlamda derinleşemeden kopan bağımız (fuarların ve bienallerin yabancı sanatçı ve koleksiyonerleri çekmekte zorlanması, bazı galericilerin ve kurumların Türkiye’ye planladıkları yatırımlardan vazgeçmeleri vs.) buna ek olarak iç piyasada da dövizin yükselişiyle tedirgin olan lokal sanat alıcısını, özellikle küçük esnaf ve orta ölçekteki galerileri oldukça etkiledi. Galeriler iki yönlü kayba uğradı: İlk kayıpları bu tedirgin ortamda galeriyi ve dolayısıyla sanatçılarını destekleyen alıcı kitlesinin alımlarına ara vermesi ya da alımlarını durdurması. Diğer kayıp ise galerilerinin kendilerine gerekli finansal dönüşü/yatırımı yapmadığını düşünen, savunan sanatçı grubu oldu. Peki galeriler bu kadar küçük bir sanat ortamında nasıl revize olup her iki kaybı telafi edecek çareler bulmalı?

Galerilerin pek çoğu maddi kaybı karşılamak üzere ‘ikinci el pazar’da kurumsallaşmış isimlerin eser satışlarını da portföylerine eklediler. Ancak bu da bir çözüm olmadı, çünkü bu güvensiz ortamda iyi eser çıkması oldukça zordu. Keza müzayede evleri ve ikinci el esere odaklanmış alternatif mekanlar da onların işini zorlaştırıyordu. Bu kez yurtdışından sanatçı getirmek ve yenilenmek, koleksiyoner ağında çeşitlilik sağlamak, yani bir anlamda müşteri portföyünü genişletmek üzere yeni arayışlara girdiler. Ancak ortalama bir sanatçının bile Türkiye’ye getirilme şartları ve dövize bağlı yüksek bütçeler galerileri zorladı. Bu nedenle küçük ve orta ölçekteki pek çok galeri çizgisini koruyamadı, misyonlarını unuttu. Kendi içlerinde yaşadığı bu karmaşa ve dağılma koleksiyonerlere de yansıdı, onlarda da tedirginlik yarattı. Çünkü bugüne kadar destekledikleri çoğu sanatçı ortada kalmıştı. İyi olan birkaç sanatçı ayakta kalmayı ba- şarırken, diğerleri piyasadaki vaat edilen görüntü- sünü kaybetti. Sanatçısına yatırım yapmayan galericiler, koleksiyonerler tarafından da eleştirilmeye başladı. Galericiler de kendi taraflarından bakıldığında haklı gerekçelere sahiptiler: Atölyeden satış yapan sanatçı, yatırımı ne kadar hak ediyordu? Türkiye’de düzgün bir sistemin olmayışının verdiği açıklar her zaman kullanılmaya müsaitti. Aslında sadece Türkiye’de değil, dünyada da bunun örnekleri var. Mesela Damien Hirst. Serveti bugün 400 ile 600 milyon dolar arasında olduğu tahmin edilen Hirst, 2008 yılında çalıştığı galerileri bypass ederek eserlerini direkt Sotheby’s müzayede evine verdi. 223 eserinin 216’sı toplam 198 milyon dolara satıldı.

Bugün Türkiye’de küçük ve orta ölçekli galerilerin yaşadığı dağılma, bir nevi çizgisini koruyama- ma hali ve pazar payının çoğunu büyük galerin alıyor oluşu sürpriz olmadığı gibi bu coğrafyaya ait bir durum da değil. Dünyada Amerika, İngiltere ve Almanya’da yapılan araştırmada da benzer durumlar ve pazar payları mevcut. Galerilerin yüzde 16’sı milyon dolar üzerinde bir gelir elde ediyor. Yüzde 7’si 5 milyon doları aşan gelir sağlıyor. Yani sadece birkaç galeri gerçekten para kazanıyor. Üst düzeydeki Amerikan ve İngiliz galerileri Almanlara göre daha büyük iş hacmine sahipler. ABD ve İngiliz galerilerinin yüzde 22’si milyon dolar üzerinde gelir elde ediyor, yüzde 5’i 5 milyon dolar üzerinde kazanıyor. Amerikan ve İngiliz galerileri Alman galerilere göre daha iyi durumdalar. Alman galerilerinin yüzde 4’ü milyon doları aşarken yüzde 66’sı 200 bin dolardan az gelire sahip. Magnus Resch’ye göre galeriler ya zorluklar karşısında çizgisini koruyamıyor veya kendini yeni sistemlere göre güncelleyemiyor. Türkiye’de de benzer nedenlerden dolayı galeriler kan kaybediyor veya kapanıyor.

Türkiye’de cirosu milyon dolar üzerine çıkan, az sayıda da olsa galeri var. Ülkemizde uluslararası görünürlüğü olan, kurumsallaşmış altı galeri mevcut. Söz konusu galeriler, uluslararası ölçekte galericilik işleyişiyle dünya müzeleri, küratörleri ve kurumsal koleksiyonları ile ilişkilerini başarılı bir biçimde sürdürüp, ana fuarlara katılabilen galeriler. Söz konusu altı galerinin birkaçı güçlü finansal olanağa sahip, diğerleri ise bünyelerindeki güçlü sanatçılar ve profesyonel işleyişleriyle bu listeye dahil.

Peki bugün iyi bir galeri olabilmek için Magnus Resch neler diyor? Öncelikle, hedef kitle eski, kemikleşmiş isimler olmamalı. Dünya çapında yapılan araştırmaya göre ortalama koleksiyoner yaşı 59 iken bugün devinimi sağlayan 30-50 yaş aralığındaki alıcılar. Daha aktif ve heyecanlılar. Türkiye’de de durum pek farklı değil aslında. Sanata meraklı, genç, entelektüel, yüksek gelirli yeni nesil, diğerlerine oranla galericiler için vizyon ve finansal açıdan daha verimli.

Resch için ikinci önemli konu, galerilerin öncelikle kendilerine ait bir marka yaratmaları: Bu markanın iyi bir yönetici tarafından yönetilmesi ve marka danışmanlarıyla yapılanması üzerinde duruyor. “Günümüzde profesyonellik oldukça ayırt edici bir özellik” diyen Resch’in bu sözleri son dönemde sanat dünyasında yaşanan iki önemli olayla teyit edilmiş oluyor: İlki, Sotheby’s müzayede evinin 85 milyon dolar vererek, Christie’s müzayede evinin başarılı uzmanı Amy Cappellazzo ve arkadaşı sanat danışmanı Allan Schart- zman ile hukuk kökenli banker Adam Chinn’in kurduğu 22 aylık danışmanlık şirketi olan AAP’yi satın alması. Diğeri ise başarılı galerici Dominique Levy’nin, Christies’in güçlü oyuncusu Brett Gorvy’i ortak alarak uluslararası danışmanlık hizmeti de vermeye başlaması. Söz konusu olaylar dünyada yeni stratejik güncellemelerin, profesyonelleşmenin ve markalaşmanın en iyi örnekleri. Sotheby’s ve Dominique Levy Gallery oldukça iyi işleyen bir sisteme sahipken bile kendilerini yeni sistem arayışları ile güncelleyerek başarılarını devamlı kılıyorlar. Fakat iyi işler yapsa da sistem güncelleyemeyen, zorluklara direnemeyen, John Baldessari ve William Leavitt gibi sanatçıları temsil eden Los Angeleslı galerici Margo Leavin, 42 yıllık geçmişine rağmen işi bıraktığını açıkladı. New York’lu McKee Gallery Ağustos 2015’te 41 yıl sonra galerisinin kapılarını kapadı. Jeff Koons, George Condo ve Shirin Neshat’ı temsil eden Parisli galerici Jerome de Noirmont, Avenue Ma- tignon’daki mekanını kapattı. Aynı şekilde Berlin’deki Martin Klosterfelde’ye ait Galerie Kamm da kapandı.

Yeni arayışlar ve yeni öngörüler alternatif sanat platformları oluşmasını sağladı. Örneğin az önce bahsettiğimiz Amy Cappellazzo yakın gelecekte müzayede evlerinin azalacağı öngörüsü ile AAP Danışmanlık şirketini kurdu ve özel satışlara odak- landı. Amy Cappellazzo, Sotheby’s bünyesinde geçtikten sonra da özel satışlara ait departmanı yönetiyor.

İkinci el pazarda alternatif özel satışlar son dönemde daha popüler. Neden mi? Koleksiyonerler gizlilik nedeniyle daha cazip buluyorlar bu durumu. Karısından mı ayrıldı? Şirketi mi battı? Birçok sebeple elinde bulunan eserin rakamlarının ulaşılabilir kayıtlara (artprice.com vs.) geçmesini istemiyor. Satış olmadığı zamanda eserin değer kaybetmemesi ayrıca önemli. Arşivlere satılmamış olarak girilen her eserin değeri ister istemez düşüyor. Satış yapıldığı takdirde finansal aktarım daha kolay. Müşteriler bunu bugün artdealer vasıtasıyla da yapmak istemiyor. Müşterinin artan profesyonellik arayışı daha saydam organizasyonel bir yapıya işaret ediyor. Müzayede gibi kurumsallaşmış ancak daha butik ve ekip anlayışı ile her hizmeti alabilecekleri yeni yerleri cezbedici olarak tanımlıyorlar. Amerika’nın ünlü hedge fon yöneticisi Steve Kohen, sanat danışmanı Sandy Heller ve ekibi ile çalışırken 2012-15 yılları arasında tüm piyasa bunu konuşuyordu. O günlerde çalıştığım büyük koleksiyon sayesinde yurtdışında bu örneklerle yakın ilişki kurma fırsatı buldum. Söz konusu örneklerin verdiği motivasyon ile iki yıl önce Türkiye’de benzer kurumsal bir danışmanlık şirketi olarak Sevil Dolmacı Art Consultancy’yi projelendirdim. Bugün, hepsi sanat tarihinden veya sanat yönetiminden mezun, birkaçı yüksek lisansını tamamlamış ve yurtdışında eğitim almış yaklaşık 10 kişilik profesyonel ekiple birlikte farklı kategorilerde hizmet veren çağdaş sanata odaklı bir yapı oluşturdum. Türkiye’nin önde gelen işadamları ve alıcılarıyla projeler üreten, ortaklıklar yapan sistemimiz ile kısa zamanda öngörmediğimiz bir büyüme içine girdik. Referanslarımız sanat dünyasında güven kazanmamızı sağladı. Projelerimiz sanatçının kariyerine odaklanan şekilde düşünüldü. Koleksiyonerler kuru bir alıcı olmaktan çıktı, işin içine birebir olarak girdi. İki yıllık süreçte yeni/dinamik genç 30-50 yaş aralığı alıcı kitlesini hedefledik ve bünyemizde toplamayı başardık. Bunun da en önemli nedeni, alıcıların bizden farklı kategorilerde hizmetler alabiliyor oluşu. Alımlarında verdiğimiz destek yanında; fiyat ekspertizliğinden, orijinallik sertifikası aracılığına, küratöryel hizmetten, koleksiyon yönetimine, onlar adına koleksiyon analizi yapıp koleksiyon kitaplarını çıkartmaya, eser tamirine aracılık etmekten, sanatçı atölyesi ve galeri gezdirmeye, yurtdışı alımlarında kapıya kadar teslim edilebilecek şekilde tüm hizmetleri sunmaya, projeler geliştirmeye kadar uzanan kapsamlı bir iş tanımımız var. Hatta bazen teknik destek sağladığımız bile oluyor. Sevil Dolmacı Art Consultancy’i, galeri ve müzayede evleriyle de işbirliği kuran bir havuz gibi düşündük.

Sonuç olarak yazamadığım daha pek çok yanı var, sanat piyasasının. Çok derin ve çok ayaklı bir konu. Bu yazı ise bir çeşit sesli düşünme. Koleksiyonerlerin stratejileri ve profilleri başlı başına bir konu. Keza sanatçıların durumları ve piyasa görünürlükleri bir o kadar ilginç. Bağımsız çalışan art dealerlar, sanat danışmanları, küratör ve yazarların durumu da keza...

Kaynakça
− Magnus Resch, Management of Art Galleries, Phaidon, 2016.
https://news.artnet.com/market/sothebys-pays-50m-art-agency- partners-404951
https://www.bloomberg.com/news/articles/2016-12-07/christie-s-top- dealmaker-gor vy-said-to-leave-after-two-decades
http://www.forbes.com/sites/afontevecchia/2013/03/26/hedge-fund- billionaire-steve-cohens-155m-picasso-isnt-his-first-multi-million-piece-of- art/#2231f0f05030 

 

http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/basin/hello-sevil-dolmaci-ile-roportaj

SANAT DANIŞMANI SEVİL DOLMACI "BANA GÖRE HÂLÂ EN İYİ SANAT LOKASYONU NİŞANTAŞI" f F SANATIN TÜRKİYE'DE KESİNLİKLE İYİ BİR YATIRIM ARACI OLDUĞUNU SÖYLEYEN SEVİL DOLMACI, ULUSLARARASI ARENADA SÖZ SAHİBİ OLABİLMEK İÇİN KURUMSALLAŞMANIN ÖNEMİNE DİKKAT ÇEKİYOR. DOLMACI'YA GÖRE, "TÜM ALICILARIN BİR NEDENLE UĞRAK YERİ" DEDİĞİ NİŞANTAŞI, İSTANBUL'UN EN İYİ SANAT LOKASYONU.

 

Çocukluğumdan bu yana sanata rnerakılıydım" diyor Sanat Danışmanı ve Sevil Dolmacı Art Consultancy Kurucusu Sevil Dolmacı. Büyük koleksiyonlara sanat danışmanlığı yapan, önemli sanat projelerinde danışman ve küratör olarak imzasını gördüğümüz bir isim kendisi. Lisans ve yüksek lisans eğitimini sanat tarihi üzerine yapmış. Londra Kraliyet Akademisi'ndeki eğitiminin ardından Tate Modern ve Saatchi Gallery gibi kurumlarda çalışmış. Şimdilerde sanat yatırımcılığı konusunda kişi ve kuruluşlara danışmanlık veriyor. Onları yapacakları alımlar konusunda bilgilendiriyor. Dolmacı ile sanat danışmanlığını ve biraz da Türkiye'deki güncel sanat piyasasını konuştuk. 

HELLO!: Sanatla uğraşan herkesin bir hikayesi vardır. Sizinki ne?

Sevil Dolmacı: Çocukluk yıllarımdan bu yana sanata meraklıyım diyebilirim. Ancak o zamanlar ilgim daha çok eski dönemlerde (Yunan, Bizans, Osmanlı) üretilmiş eşya ve objeler üzerineydi. Aydınlıyım, Antik Yunan'daki adıyla Tralleis. Tralleis'te bu gün ayakta kalan tek yapı 'Üç Gözler' olarak adlandırılan yere çok yakın oturuyorduk. Burası antik çağın eğitim, spor ve kültür açısından önde gelen yapılarından olan gymnasiuma ait kalıntı. Çocukken buraya yaptığım gezilerde Apollonios ve Tauriskos isimli iki büyük yontu ustasının ve Ayasofya'nın mimarlarından Anthemios'un yaşadığını öğrendiğimde oldukça etkilenip sanat tarihi okumaya karar verdim. Bu arada belirtmeliyim ki heykel sanatının dünyaca ünlü iki heykeli olan Farnese Boğazı ve Genç Atlet isimli eserler de Tralleis'in gün yüzüne çıkan harikalarındandır. Böyle bir yerde doğmak sanırım insanı ister istemez etkiliyor.

HELLO!: Akademisyenlik de yapmışsınız, neden vazgeçtiniz?

S. Dolmacı: Akademisyenlik yapmak Türkiye şartlarında çok kolay değil aslında. Ankara'da başlayan full time akademisyenlik hayatım 5 yıl sürdü. İstanbul'a geldiğimde ise Yeditepe Üniversitesi ve Kültür Universitesi'nde dışarıdan ders vererek 3 yıl daha devam etti. Heyecanlıydım, sanatçılarla tanışmak, araştırmalar yapmak sanat üretimlerini yakından analiz etmek istiyordum. Ancak duyduğum heyecan gün geçtikçe durağan bir akademisyenlik hayatı ile körelmeye başlıyor gibi hissettim. Devlet müzelerinin hep tadilatta oluşu ve özel müzelerin ise o vakit hiç olmayışı, kitaplarda okuduğumuz hiçbir sanat üretiminin orijinalleri ile istediğimiz ölçüde karşılaşamamak benim heyecanımı alıp götürdü.

HELLO!: Sanat danışmanlığına sizi iten ne oldu?

S. Dolmacı: Sanat danışmanı Türkiye'de hep vardı ancak kurumsal bir yapı arz etmiyordu. Danışmanlık yapanlar; bu konuda eğitim almış, uzun yıllar koleksiyonlarda bu kadroda çalışıp, binlerce resim görmüş, yurtdışı danışmanlara aracılık etmiş toplantılara katılmış değildi. 2013 yılıydı ve o yıllarda dünyayı alımlarıyla etkileyen dünyaca üıılü hedge fon yöneticisi Steve Koheıı konuşuluyordu. Amerika'da ve Basel'deki fuarlarda Kohen'in sanat danışmanı Sandy Heller ile tanışma fırsatı buldum. Çalışma sistemi beni çok etkiledi. Ben de Türkiye'nin en önemli iki- üç koleksiyonundan biri için çalışıyordum. İnsan ister istemez bu sistem ile ilişki kurup nasıl dönüştürebilirim diye düşünüyor.

HELLO!: Kendi şirketinizi kurmadan önce özel bir holding bünyesinde sanat yöneticiliği yapmak size ne kattı?

S. Dolmacı: Bugünkü çalışma sistemimi Deııısa Koleksiyon'da kazandığım tecrübe üzerine kurdum diyebilirim. Hayatımın en büyük şansı olduğunu belirtmeden geçmek istemiyorum. Sanat Market'inde hem ulusal hem de uluslararası ölçekte, kısa vadede çevre edinmemi, güvenilir olmamı ve en önemlisi yer edinmemi sağladı. Sanat danışmanlığının kilit noktası iyi bir iletişim ağına sahip olmak. (Hem sanatçı hem koleksiyoner bazında.) Ve bu ağı doğru yönetecek bilgi ve deneyim. Demsa Koleksiyon Türkiye'nin en önemli iki üç koleksiyonundan biri bana göre dolasıyla burada çalışırken gördüğüm binlerce resim, alımlar, ekspertizler, katıldığım toplantılar ve vvorkshoplar (birlikte çalıştığımız Thomas Krens, Zaha Hadid gibi alanlarındaki öncü isimler) benim bugünümü oluşturan temeller diyebilirim.

HELLO!: Sevil Dolmacı Art Consultancy/ Proje ve Sanat Yatırım Danışmanlığı A.Ş. olarak Türkiye'nin ilk uluslararası sanat danışmanlık fırmasısınız. Sizden önce de sanat danışmanlığı yapanlar var. Sizin farkınız ne?

S. Dolmacı: Biz 10 kişiyi aşan uzman ekibimiz ile uluslararası rapor verip, deal yapabilen bir sistemle çalışıyoruz. Ekip farklı dönemler ve coğrafyalara odaklanmış profesyonellerden oluşuyor. Avrupa ve Amerika Çağdaş Sanatı için iki sanat tarihçi, klasik eserler ve objelerden sorumlu bir sanat eksperi, Türk Çağdaş Sanatı için iki ayrı uzman var. Ben ise proje ve satış işiyle ilgileniyorum son dönemde. Ayrıca bize destek veren yurtdışından isimler var. Bu şekilde çalışan ve sistem oluşturmuş bir şirket olmadı Türkiye'de.

HELLO!: Narmanlı Apartmam'ndaki galeride kaç kişilik bir ekibiniz var? Birlikte çalışacağınız insanları seçme kriteriniz ne?

S. Dolmacı: Narmaıılı'daki ofisimizde fıılltime çalışan altı kişiyiz. Part-time olarak dört kişi daha var. Ve dışarıdan destek veren isimler mevcut. Hepsi yurtdışında ve/veya Türkiye'de sanat tarihi eğitimi almış. Yurtdışı işlerimiz için Salzburg'da sanat tarihi okumuş, yüksek lisansını tamamlamış İngilizce, Fransızca da bilen bir arkadaşımız var. Ona yardımcı diğer çalışanımız ise San Francisco ve İtalya'da sanat tarihi eğitimi almış ve yurtdışında çalışmış ingilizce ve İtalyanca dillerine hâkim. Türkiye'deki işlerimizi yürüten ekip ise Yeditepeve Sabancı Üniversitelerinde eğitim almış, sanatçılara yakın, organizasyon yeteneği kuvvetli arkadaşlar. Bünyemizde iki restöratör, bir klasik eser uzmanı danışman, iki proje ve marka danışmanı ve bize dışarıdan destek veren PR ekibimiz var. Çalışanlarımız genellikle kadınlardan oluşuyor. Hepsinin kendine göre bir tarzı ve zevki var. Farklıyız ancak bir bütünüz. Hepimizin ortak özelliği 7'den 70'e çalışmayı çok seviyoruz.

HELLO!: The St. Regis İstanbul'un içinde de varsınız. Aynı bölgede iki galeri. Bu nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?

S. Dolmacı: Sanatçılara verdiğimiz destek bir noktada ukandı ve galeriye ihtiyaç duymaya başladık. Galeri, fuarlara katılabilmek ve gençleri ana mekândan ayırıp, görünürlük kazandırmak için gerekliydi. Demsa ile hâlâ çalışıyoruz ve The St. Regis İstanbul projesini de ben yürütmüştüm. 'Galeriyi neden otel bünyesinde yapmayalım' diye düşündüm ve galeri açma fikriyle Demsa'ya gittim. Bana göre hâlâ en iyi sanat lokasyonu Nişantaşı. Çünkü tüm alıcıların bir nedenle (yemek, moda, tasarım, sanat vs.) uğrak yeri.

HELLO!: Türkiye'de sanat piyasasında son yıllarda suni bir fiyat artışından bahsediliyor, buna katılıyor musunuz?

S. Dolmacı: Son yıllarda, 2008 yılından 2010 yılına kadar ki balon diye tabir edilen şişme bugün kalmadı. Dövizin sürekli değişen artış oranlan, ülkenin uluslararası anlamda siya- a sette yaşadığı sıcak gündem, fiyatların yerine J oturmasına hatta bir parça geri çekilmesine neden oldu. Manipülasyon yapacak eski agresif alıcı da kalmadı. Bugün alım yapan kesim daha temkinli. Müzayede de eserler ancak 1-2 bayrak ileri gidiyor.

HELLO!: Size sanat severler kadar sanatçılar da danışıyor değil mi? Onlarla nasıl bir işbirliğiniz var?

S. Dolmacı: Evet, elbette. Sanatçıların kariyer programlamaları, bu programlar içinde proje üretmek, görünürlük sağlamak ve satışı organize etmek...

HELLO!: Galeri bazında mı sanatçı bazında mı danışmanlık veriyorsunuz?

S. Dolmacı: Galerilere de danışman lık veriyoruz. Danışmanlık verdiğimiz alanlar değişebiliyor. Örneğin, Opera Galeri Londra ve Paris. Bugüne kadar 4 ayrı kategoride iş aldık ve hepsinde de aldıkları hizmetten memnun kaldılar. Yine Londra'da Galileo YVatermark adında İngiliz bîr lüks pazarlama firmasına danışmanlık veriyoruz. Geniş ölçekte bir müşteri portföyümüz var. Bunlar ilk anda aklıma gelenler. Türkiye'de satışlarına destek olduğumuz galeriler de var. Sanatçılara birebir danışmanlık veriyorsak ve bu isimlerin galerisi varsa belli kurallar dahilinde galerisi ile iş birliğine giriyoruz, inşaat firmaları, alışveriş merkezleri, hastaneler, oteller, havayolu şirketleri proje bazlı hizmet verdiğimiz farklı sektörler.

HELLO!: Profesyonel danışmanlığım yaptığınız sanatçılar, galeriler kimler?

S. Dolmacı: Sanatçı olarak Davide Balliano, Loris Cecchini, Peter Gronquist, Ergiıı Inaıı, Ekrem Yalçındağ, Pınar Dupre ilk aklıma gelenler...

HELLO!: Türkiye'deki koleksiyonerlik anlayışından biraz bahsetsek? Sahip olma tutkusu mu yoksa yatırım aracı olarak kullanmak mı itici güç?

S. Dolmacı: Sahip olma duygusu öncelikli ancak bu duyguyu talmin edecek doğru işi alma, yatırım aracı olarak değerlendirme durumu işi koleksiyon yapmaya götüren sürdürülebilirliği sağlayan en önemli motivasyon. Alım gücünü belirleyen şey ise aldığı eserin yükselen yatırım grafikleri. Bu işin karlı bir yanı olduğunu fark edince bütçeler büyüyor.

HELLO!: Sanatın Türkiye'de iyi bir yatırım aracı olduğundan söz edebilir miyiz? Örneklerle açıklayabilir misiniz?

S. Dolmacı: Kesinlikle iyi bir yatırım aracı. 95 yılında 10 bin Dolar'a alınmış bir iş, 2013 yılında 1 milyon Türk Lirası'na sauldı. Bu satışa aracılık ettim ve kazandığım komisyon oranı bile eserin maliyetinin üzerindeydi. Doğru işi aldığınız vakit her zaman kazanırsınız. 90'lar ile 2000'ler kıyaslandığında Doğançay ve Fahrelnissa Zeid oldukça yükselmiş fiyat değerleriyle tüm yatırım araçlarının önüne geçti. Bunu uluslararası oranda yaparsanız iş daha farklı boyutlara çıkar. Örneğin uluslararası arenada George Condo'nun resimleri ile ilk kez ilgilendiğim yıllar 2013-14 yıllarıydı. Fiyat aldığım tarihteki bazı eserler bu yıl tekrar istediğimde tesadüfen satılık olarak geldi. Orta boyutta bir portre iş 200-500 bin arasındayken 4-5 yılda 1-1.5 milyon arasına yükseldi.

HELLO!: Herkes bütçesi dahilinde sanata yatırım yapabilir mi? Mütevazı bütçelerle yatırım yapmak isteyenlere neler önerirsiniz?

S. Dolmacı: Bütçeler aslında bahsettiğim şekilde büyüyor, yani yatırım aracı olduğuna inanmaya başladığınızda alım gücünüz/ bütçeniz de artıyor. Ancak mütevazı bütçeler için önerilerim; genç sanatçılar takip edilmeli, profesyonellerle konuşulmalı, galeri gezilmeli, artnet, artsy, arprice gibi sitelere mutlaka üye olunmalı, fuarlar gezilmeli... Kısaca alıcılar biraz derslerine çalışmalı.

HELLO!:. Genç sanatçıların içinden çalışmalarıyla sizi şaşırtan sanatçılar oldu mu?

S. Dolmacı: Yaşadığımız güzel bir olaydan bahsetmek isterim: Davide Balliano, italyan asıllı New York'ta yaşayan genç bir sanatçı. Kısa zamanda Frieze, Basel gibi önemli fuarlara çıktı ve önümüzdeki sezon genç yaşma rağmen İtalya'da (Museo delia Art in Caianzaro) müze sergisi gerçekleşecek. Ben keşfettiğimde eserleri 7-10 bin Dolar'dı. Aradan 4-5 yıl geçti şimdi 15-25 bin Dolar civarında, daha da yükselecek.

HELLO!: Son dönemde Türkiye'de çağdaş sanata ilginin gerçekten arttığını söyleyebilir miyiz? Sanat fuarlarının bu konudaki katkısı ne derecede sizce?

S. Dolmacı: Fuarlar çok ciddi itici güç. Genç alıcılarda ciddi bir artış var. Ancak bir önceki dönemdeki gibi agresif, birbiriyle yarışan, müzayedeleri silip süpüren grup kalmadı. Daha bireysel, temkinli ve sakinler. Fuarlarda alım yapan sayı çok daha büyük. Ve bazen yeni alıcı profili oluşturmak için iyi bir başlangıç oluyor fuar.

HELLO!: Şu sırada üzerinde çalıştığınız özel bir proje var mı?

S. Dolmacı: Çok heyecan duyduğum uluslararası ayaklan olan büyük bir projemiz var. İlk elemeyi geçtik. Projemiz gerçekleştiği vakit zaten ülkemizin tanıtımı için anlamlı ve görünür bir proje olacak. Hem Türk hem de yabancılara hitap edecek proje ile Tfırk sanatının geniş kitlelere yayılmasına aracılık etmiş olacağız.

YEŞİM NUR

http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/basin/artisans-roportaj-sanat-danismanligi-uzerine

Yazı: Ahmet Rüstem

Sanatçı ve Sanat Danışmanı Arasında Bir Görüşme 

İstanbul gibi nabzı yüksek bir şehrin sanat piyasasına en hakim ismi kim dersek aklımıza ilk gelen kişi kesinlikle “O” olur. Başarılı akademik kariyerinin ardından, tüm deneyim ve bilgi birikimi ile Türkiye’nin uluslararası ilk sanat danışmanlığı şirketini kuran Sevil Dolmacı, sosyal medyada da sanatseverlerin en çok takip ettiği isimlerin başında geliyor.

Gidemediğimiz fuarları, özel sanat etkinliklerini ve sanatçı atölyesi ziyaretlerini bir sanat danışmanının gözünden görmek bana izleyici olarak farklı pencereler açıyor. Son zamanlarda ekonomik, politik nedenlerden dolayı durağan görünen sanat alanında sanat alım-satım piyasasının nasıl işlediği hakkında birinci ağızdan bilgi almak üzerine kurgulanmış röportajımız için kendisi ile Teşvikiye Narmanlı İş Merkezi’nde bulunan galeri olarak da hizmet veren çok amaçlı sanat mekanında görüştük.

Öncelikle bu bir sanatçı-sanat danışmanı arasında bir görüşme farkında mısınız? Bir sanatçının danışman ile çalışması ona ne kazandırır, ne kaybettirir?

Bir sanatçının sanat danışmanıyla çalışması aslında sanatçının kariyerinin ivme kazanması için çok önemli. Keza bu kurumsallaşmış isim diye nitelendirebileceğimiz sanatçılar için de geçerli, sadece genç sanatçılar için değil. Bir danışmanlık şirketi sanatçıların kariyerine nasıl bir ivme kazandırır diye sorarsanız da, danışmanlık şirketi öncelikle bugüne kadar yapılmış sanatçıya ait tüm sergi projelerini gözden geçiriyor, çizgisini belirliyor, pazarının ne durumda olduğunu tespit ediyor, pazarı toparlayabilmek için ona kariyerinde ivme kazandırabilecek sergi projeleri organize ediyor veya buna aracılık ediyor. Sergi projelerinin profesyonel bir şekilde yürütülmesini sağlıyor. Bunun için küratöryel bir düzenleme, kitap ya da katalog yapımında onu yönlendirme veya bunları organize edebilmek için aracılık etme, basın desteği, pazarını kontrol edebilmek adına pazarını müzayedelerde, satışlarda ve ikinci el pazarda tek elden satış yaparak toparlama, yatını yukarı çekme gibi pek çok açısı var. Ergin inan bizim için enteresan bir deneyim oldu. Gençleri hiç söylemiyorum bile çünkü gençlerde biz hakikaten daha hiç izleyiciyle profesyonel manada çok buluşmamış isimleri piyasaya kazandırdık. Mesela Elif Tutka bunlardan bir tanesi. Mustafa Özbakır, Meltem Sırtıkara, Kadir Akyol gibi sanatçılar büyük koleksiyonlara girdi. Kurumsal koleksiyonlarla çalıştığımız için onları bu anlamda da destekliyoruz. Çünkü çok büyük referanslar olduğu vakit sanatçılar çok daha çabuk bir şekilde kariyerlerinde ivme kazanabiliyorlar. Doğal olarak da, bizim o konuda en iyi örneğimiz Elif Tutka oldu. Sarp Evliyagil’in yeni açtığı Müze Evliyagil aldı Elif’in ilk işini. Daha henüz solo sergisi olmadan büyük koleksiyonlara gitti. Bunların içerisinde çok büyük isimler var. Diğer önemli projemiz de Ergin İnan projesiydi. Ergin İnan uzun yıllar bir kitabının olmasını çok arzu ediyordu. Dünden bugüne bütün eserleri toplayan bu kitabın yapılması için de Sevil Dolmacı Art Consultancy olarak çok çaba sarfettik. Doğru isimleri bir araya getirdik. O’na bu sergi ve kitapla beraber uzun zamandır kapsamlı bir sergi yapılmamıştı. Biz bu sergiyi organize ettik. Müzayedelerde ve ikinci el pazarda yatlarını kontrol etme yetkisine ulaştık çünkü artık eserler atölye dışında sadece Sevil Dolmacı Art Consultancy’den temin edilebiliyordu. Biz iki buçuk yıllık süreçte kurumsallaşmış isim olarak Ergin İnan’da genç isim olarak da Elif Tutka’da güzel bir başarı yakaladık.

Peki alıcı neden sanat danışmanı ile çalışmalıdır?

Alıcı birçok nedenden dolayı sanat danışmanı ile çalışmalıdır. Biz sadece “bu eseri al, öbür eseri alma” diye kir verip ya da, “elimizdeki sanatçıların eserlerini alın” ya da “bunlar daha iyidir” gibi tavsiyeler vermiyoruz. Öncelikle piyasa ve sanat tarihi konusunda bilgilendiriyoruz. Bir eseri neden almalı ya da o sanatçının o eserini neden almamalı, bunu da anlatabiliyoruz. Mesela Ömer Uluç’un 80’li yıllarda yaptığı eserler. Bunlar 90’lı ve 2000’li yıllarda ürettiklerine göre daha pahalı. Yeni koleksiyon yapmaya başlamış bir isim neden 80’leri almalı, neden 80’leri aldığında daha farklı bir yat veriyor, bunlar konusunda bilgisi yok. Keza sadece Ömer Uluç değil, Kemal Önsoy için de geçerli bu. Burhan Doğançay’ın neden kurdelesi alınır? Adnan Çoker’de ne yapması gerekir? Mavi dönemi nedir? Bulunabilir mi? Bunun gibi çok fazla sanat tarihi bakımından detay var. Ayrıca sanat tarihiyle örtüşen piyasa bilgileri var, bir de piyasayla örtüşmeyen sanat tarihi bilgileri var. Bunları biz alıcıya anlatıyoruz. Ama en son kararı onlara bırakıyoruz. Biz bu tavsiyeleri verdikten sonra hiçbir şekilde alıcıya bir baskı veya zorlama yapmıyoruz. Onun dışında eserine bir zarar mı geldi? Restorasyonla ilgili onlara danışmanlık hizmeti veriyoruz. Buna aracılık ediyoruz. Bünyemizde restoratörler var. Fiyat ekspertizliği mi istiyorlar? Bunun için onlara yat ekspertizliği raporu hazırlayabiliyoruz. Kurumumuzun böyle bir yetkisi var. Orijinallikle ilgili soru işaretleri mi var kafanızda? Orijinallik belgesini temin edebilmek için aracılık ediyoruz. Bizden bir eser çıktıysa da bu eserin bütün serti kaları ve belgelerini temin ediyoruz. Aslında piyasada aktif olarak her konuda danışmanlık hizmeti veriyoruz. Küratöryel bir düzenleme mi istiyor? Buna cevap verebiliyoruz. Davet mi düzenleyecek, koleksiyon kitabı mı çıkartacak? Koleksiyon kitabını çıkartması için A’dan Z’ye biz organize edebiliyoruz. Fotoğraf çekiminden kitap yazımına, kitabın tasarımından matbaasına kadar teslim edebiliyoruz. Yurtdışında bir eser mi beğendi? Ve dedi ki bize “pazarlığını yapar mısınız, ithalatını gerçekleştirebilir misiniz?” Kapısına kadar biz bunu temin edebiliyoruz. Ya da yurtdışından eser mi almak istiyor? Genç bir isime yatırım mı yapmak istiyor? Bu konuda ona tavsiyeler verebiliyoruz. Biz çağdaş sanata yönelmiş bir danışmanlık şirketiyiz çünkü uzmanlık alanımız bu. Ancak bizim sadece koleksiyon yönetimi, kurumlara koleksiyon yapmak, koleksiyonu yönetmek gibi ana işlerin dışında a’dan z’ye, teknikten uygulamaya kadar birçok konuda alıcıya danışmanlık hizmeti verebiliyoruz.

Yönettiğiniz onca özel koleksiyondan sonra kendi sanat danışmanlık şirketinizi oluşturma kri nereden çıktı? Bir ihtiyaç/ eksiklik olduğu kanısına mı vardınız?

Geçenlerde bir dergiye yazdığım yazıda bunun nedenlerini de açıkladım. Ama burada da küçük bir şekilde söyleyebilirim. Bir defa yurtdışıyla ilişkilerim çok sıkıydı ben DEMSA koleksiyonunda çalışırken. 2013- 2015 yılları arasında çok sık seyahat ettim. Valizim hep topluydu. Bütün fuarları gezip, bütün sergilere koşturuyordum Amerika’dan Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki önemli sanat etkinliklerine kadar. O esnada tabii ki tanıştığım, konuştuğum, iş yaptığım ya da yapmak için istişarelerde bulunduğum çok önemli isimler vardı. Bu isimlerden bir tanesi benim çok dikkatimi çekmişti. 2009 yılında verdiğim bir röportajda da aslında bu var. O zamanki hayalim de buydu. Ben Sandy Heller diye biriyle tanıştım. Benden bir yaş büyük bir beyefendi. O zamanlar o da Amerika’nın o günlerde çok ihtişamlı alımlar yapan bir hedge fon yöneticisi olan Steve Kohen’le çalışıyordu. Bu bir şirketti. Bu şirket aylar öncesinden ekiple beraber bütün fuarlara hazırlanıyorlardı. Fuarlarda yer alan galeriler onlar için özel gösterimler yapıyorlardı. VIP’den önceki First Choice ön gösterimde bunlar zaten çoktan alımlarını ilk dakikada bitirmiş bir ekipti. Bu bende çok fazla hayranlık uyandırdı o vakit. Keza ben de çok önemli bir alıcının yanında çalışıyordum. Benim işim de kolaydı bir tara an çünkü böylesine büyük tecrübeler elde etme olanağı buldum. Sonrasında ben bu kri kafama yatırmışken Christie’s’in başındaki Amy Capellazzo bir danışmanlık şirketi kurdu. Kısa bir süre sonra da Sotheby’s bu danışmanlık şirketini 85 milyon dolara satın aldı. Sonrasında büyük galeriler kendilerine kurumsal yapıda çalışmış profesyoneller alarak sanat danışmanlık departmanları kurmaya başladılar. Bu da şunun altını çiziyor, sanat piyasasında profesyonellik eskiye oranla ayırt edici bir özellik olmaya başlamıştı ve Türkiye için de bu çok gerekli ve ihtiyaç olan bir şeydi. Biz de bu sistemi kurmaya karar verdik Türkiye’de. Daha önce çalıştığım kurumlar önemli kurumlar olduğu için referanslarım kuvvetli olarak başladım. Bu yüzden şu an çalıştığım koleksiyonlar bunlara eklemlendi. Kısa sürede güzel bir koleksiyoner kitlesiyle ve iyi bir sanatçı ve ekiple beraber aslında 2009’dan beri hayal ettiğim bir şeyin içinde buldum kendimi. O yüzden de mutluyum. Kısacası bu bir ihtiyaçtı. 

Danışmanlık verdiğiniz birey/kurumlar arasında farklar oluştu mu? Yeni koleksiyoner oluşumunda bir katkısı oldu mu bu danışmanlık şirketinin?

Aslında o dergiye yazdığım şeyleri siz de sormuşsunuz. Demek ki bugünün gündemi bu bir tara an. Son dönemde çıkan yeni bir kitap var; o da bunların altını çiziyor. Şu anki ortalama koleksiyoner yaşı 59 ama bugün dünyadaki devinimi sağlayan kitle 30-50 yaş arasındaki genç, aktif ve heyecanlı kitle. Biz de burayı açarken bu kitleyi hedef aldık. Şimdi baktığınızda benden kir almaya, her ha a belli bir saatini ayıran genç adamların bir çoğu yaşça benden küçük. Bunlar iyi eğitimler almışlar, belli ailelerin çocukları. Ama sanata daha az aşinalar, daha az bilgiye sahipler ve sizden bilgi almak için heyecan duyuyorlar. Bu hem nansal açıdan hem de vizyon açısından sizi geliştiren, heyecanlandıran ve daha aktif olmanızı sağlayan bir grup. Bu grubu Türkiye’de yakaladık. Bunun dışında tabii ki yine de büyük bütçeli işlere imza atan koleksiyonerler 50 yaş civarındakiler. 30 ile 45 arası çok akti er ancak bütçe olarak daha kısıtlılar çünkü aileye biraz daha bağlılar ama 50-55 yaş arasındaki yine genç diyebileceğimiz koleksiyoner kitlesi büyük alımlar yapan bir kitle.

Eserleri ya da sanatçıları seçtiğiniz belirli kriterler var mı?

Evet var. Ben sanatçıların arka planlarına çok önem veriyorum. İyi bir arka planlarının olması gerektiğini düşünüyorum. İkincisi, piyasada bir değeri olması gerektiğini benden önce en azından kurumsallaşmış olarak tanımladığımız isimlerde bir piyasa değeri, marka olmasını tercih ediyorum. Bu anlamda da portföyümü biraz daha genişletmek istiyorum çünkü çok çok iyi isimlerden talepler aldım. Bu beni çok mutlu ediyor. Gençlerdeki piyasa değerini aslında siz oluşturuyorsunuz. Ama iyi bir altyapısı, vizyoner bir kimliği olan, yani dünyanın farkında olan bir sanatçı pro li benim daha çok dikkatimi çekiyor açıkçası.

Uluslararası çalışan harika bir ekibiniz var. Bizi neler bekliyor?

Türkiye’de bu işin aslında iki tara ı bir hikayesi var maalesef. Normal bir danışmanlık şirketi olarak kaldığınız zaman belirli noktalarda yetemiyorsunuz sanatçının kariyerinde ivme kazanmasına. Niçin diye soracak olursanız, şimdi genel olarak Türkiye’deki galeriler sanatçıya yatırım yapmak için olanak bulamıyor, bunu genelleme olarak söylemiyorum. Yurtdışındaki fuarlara gitmek, kitap çıkarmak oldukça bütçeli. Bunlar çok ciddi işler. Doğal olarak da, herkesin kendine göre bir çizgisi var. Herkes her sanatçıyı kendi listesine ekleyabiliyor. Ama biz bir sanatçıyı aldığımız zaman onu sadece Türkiye’de değil (bizim böyle bir misyonumuz yok aslında- buna aracılık etme misyonumuz var) yurtdışı fuarlarında temsil ediyoruz. Ancak aracılık edebileceğimiz kurumlar az olduğu için Türkiye’de, biz kurumlara, galerilere bunun gibi ekleyemediğimiz sanatçılarımızı kendimiz yurtdışı fuarlarında temsil edelim. Biz onların projelerine destek verelim, biz onlara sergi organize edelim. Bizim böyle bir alanımız da olsun diye küçük çalışmalarımız  var. Belki de kısa sürede bu ekip daha da genişleyecek. Bir galeri de eklenecek belki bu şirkete. Böyle bir düşüncemiz de var. Ama onu önümüzdeki yıl mı yoksa daha sonraki yıl mı yaparız, tam olarak tarih veremiyorum. Önümüzdeki yıl yurtdışından getireceğimiz sanatçıların solo sergileri olacak. Bienale eklemeyi düşündüğümüz isimler var, paralel etkinlik olarak.

Sevil Dolmacı Art Consultancy’nin geleceğe yönelik hedefleri neler?

Türk sanatının uluslararası platformda görünürlüğüne dair bir alanda yayıncılık, sergi organizasyonu, bir sanatçının projesinde onu desteklemek olabilir. Sevil Dolmacı Sanat ve Yatırım Danışmanlığı olarak çok önemli bir sanat projesinin arka planında var olmayı çok istiyorum. Gelecekteki en büyük hede m yurtdışında çok önemli bir organizasyonun altındaki kurguyu yapan isim olmak. Bunu başarabilirsem ben de Türk sanatı adına bir şeyler yapmış olduğumu hissedeceğim. O yüzden önemli benim için.

Sizce dünya sanat piyasasını yönlendiren dinamikler neler? Her yıl heyecanla beklediğiniz etkinlikler hangisi?

Aslına bakarsanız sanatı yöneten dinamiklerinden biri de sanat pazarı. Sanat piyasasını yönlendiren, şekillendiren şey de para bir taraftan. Gerçekten baktığınızda en son trendlerin belirlediği bir sanat ortamı var. Örnek vermek gerekirse, MoMa’da açılan bir sergi mi daha çok kişi tarafından izleniyor yoksa dört günlük bir Basel Fuarı mı? diye soracak olursanız, dört günlük Basel Fuarı her yıl tüm dünyadan binlerce izleyeni daha çok çekiyor. Bu şu demek aslında; sanatın dolaşımını büyük ölçüde para sağlıyor. MoMa’daki serginin izlenme oranına bakın, diğer tara an da yılda bir kez dört günlüğüne gerçekleştirilen etkinliğin izlenme oranına bakın. İşte MoMa’daki sergide yer alan sanatçının ne kadar güçlü bir isim olduğu tabii ki çok önemli, keza Amerika’da iseniz bir sanat profesyoneli olarak kesinlikle uğrarsınız. Ama olmazsa olmaz bir şey var, o da her yıl Basel’e herkes gider. Frieze’e herkes gider. Bu şu demek oluyor, yani pazar çok önemli. Pazar sanatın şekillenmesinde, ivme kazanmasında, sanat profesyonellerinin bir amaca hizmet etmesinde hepsinin altında yatan şey aslında bu: sanat pazarı. Fuar anlamında soracak olursanız, önümüzdeki yıl Basel’e ve Frieze’e gidilecek. Bu yıl deneyimleyeceğimiz bir Düsseldorf Fuarı olabilir. Çünkü ben daha önce Almanya’daki fuarlara gitmedim. İstanbul Bienali beni çok heyecanlandıracak. Tate’deki Fahrelnissa Zeid sergisini heyecanla bekliyorum. Amerika’da Robert Rauschenberg Retrospektif Sergisi ve New York Frieze’e gitmek istiyorum. Bunlar benim hem işim dolayısıyla gitmek zorunda olduğum sanat etkinlikleri hem de beni kişisel anlamda heyecanlandıran etkinlikler.

Ofisinizin her köşesi sanat eserleri ile dolu. Sizin kişisel koleksiyonunuz nasıl evriliyor?

Ben çağdaş sanat ile uğraşıyorum ve avangard işlerle iç içe olarak yetiştim. Öğrencilik zamanımda 2002-2004 yılları arasında İngiltere’de bulundum. O dönemde İngiliz sanatçılar çok popülerdi. Sarah Lucas’lar, Tracey Emin’ler, şimdi herkes tarafından tanınan bu sanatçılar ve onların işleri, o dönemde daha avangard duruyorlardı. Keza bu sanatçılar faaliyetlerine 90’ların sonunda başlamışlardı ama Türkiye’den giden bir sanat öğrencisi için 2000’lerde bu sanatçıların yaptıklarını eşzamanlı olarak deneyimlemek hem keyi i hem de ayrıcalıklı bir durumdu. Bir Tony Oursler sergisi vardı mesela Lisson Gallery’de. Mesela Anthony Gormley’i o zamanda görmek keşfetmek. Gavin Turk’ün çöp torbalarına bakmak. Daha o zamanlar bunlar gibi sanatçıları izlemek, keşfetmek. Mesela Marc Quinn’in çok enteresan işleri vardı. Bunlarla uğraşmak iç içe olmak sizi heyecanlandırıyor ama benim sanat tarihçisi olmamın dışında en keyif aldığım şey daha klasik sayılabilecek işler. Çünkü geleneksel malzemeyi çok seviyorum. Tuvali, yağlıboyayı, pentürü çok seviyorum. Dolayısıyla kendi koleksiyonum da bu yönde çeşitleniyor. Malzeme ve teknik yönünden avangard işler fazla yok. Nejat Melih Devrim, Ekrem Yalçındağ, Ergin İnan, Ömer Uluç var. Avangart işlere nazaran daha klasik sanatçılar ve işler var. Tamamen klasik denilemez ama günümüzde avangard olarak kabul ettiğimiz işlere göre daha klasik işler biriktiriyorum.

Koleksiyona başlamak isteyenler için vermek istediğiniz ipuçları var mı?

Bir kere her koleksiyona başlayan key ne göre eser alıyor. Bir süre sonra -bir iki veya üç yıl içerisinde- kendini profesyonel bir ortamda buluyor. Yani kendi yolunu bulan biri, koleksiyon oluşturma işini daha çok içselleştirmiş olduğu için daha emin adımlarla gidiyor. Ama artık bizim gibi kurumlar var.

Kurumlar demeyeyim ama -çünkü bu alanda Türkiye’de bizden başka kurumsal anlamda hizmet veren başka kurum yok- ancak bu işi kurumsallaşmadan yapan isimler de var. O ismi iyi seçmek gerekiyor. Danışmanlara gidip oluşturmak koleksiyon ile ilgili feedback alabilirler. Çünkü alacakları feedback’ler aslında sonrasında yatırım yönünden ellerinde kalacak birçok eseri en azından edinmemiş olmalarını sağlayacaktır. Çünkü zamanında, ben çok iyi biliyorum, büyük koleksiyonlarda çok ciddi reler oldu. Ancak bu reler o koleksiyonerlerin yönetebilecekleri relerdi. Çünkü çok yüksek alımlar yaptılar. Dolayısıyla bütçeleri kısıtlı olan ya da bu relerin motivasyon açısından olumsuz durum teşkil edeceği koleksiyonerlerin öncelikle doğru isimlere danışmaları gerekiyor. Sonrasında kendi zevklerine göre bir yol çizmeliler. Bir yol bulmalılar. Ancak bu yolu bulabilmek için sanat camiasında kaç tane farklı yol var bunu öğrenmeliler. O yollardan artık hangisini tercih etmek isterlerse onu seçmeliler. Ancak daha sonrasında koleksiyon re verse veya koleksiyonu revize etmek istese bile dönüşümü kolay olabilecek eserler alırlar ve böylece yatırım anlamında kayıpları olmaz. Neticede sanat, büyük paraların söz konusu olduğu bir yatırım. O yüzden bir sanat danışmanına gitmelerini öneriyorum. 

 

http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/makale/dogayla-butunlesen-geometri-istanbul-art-news

Doğayla bütünleşen geometri Loris Cecchini, İstanbul'daki ilk sergisi "Seed Syllables" ile Sevil Dolmacı Art Consultancy'de izleyici karşısında olacak. Sanatçı bu sergisinin şimdiye kadar geometrinin temelleri üzerine oturan çalışmalarının bir uzantısı niteliğinde olacağını söylüyor.

* DİLEK ÖZTÜRK [email protected]

Fotoğraf, desen, heykel ve mekana özgü yerleştirme gibi birçok farklı alanda pratiğine devam eden, eserleri Fondation Louis Vuitton, Paris, Museo Nazionale delle Arti del XXI Secolo, Roma, GAM Torino gibi önemli koleksiyonlarında yer alan italyan sanatçı Loris Cecchini, Sevil Dolmacı Art Consultancy'de "Seed Syllables" adlı sergisiyle izleyici karşısında olacak. 12 Eylül-2 Kasım tarihleri arasında görülebilecek "Seed Syllables", sanatçının İstanbul'daki ilk sergisi. 2017 Venedik Bienali paralelinde Fondaco dei Tedeschi'de 8 bin parçadan oluşan modüler enstalasyonu sergilenen Cecchini, "Seed Syllables" sergisinde de aynı tür paslanmaz çelikten oluşan ve farklı formlar alan modülleriyle Sevil Dolmacı Art Consultancy'nin Narmanlı apartmanındaki mekanını dönüştürecek.

Projelerinize baktığımızda, çalışmalarınızın fotoğraftan kolaja, mekana özgü yerleştirmelere ve hatta deneysel mimari örneklere kadar geniş bir ölçeğe yayıldığım gözlemleyebiliyoruz. Kariyerinizin başlangıcından bu yana üretim süreçleriniz nasıl değişti?

Benim için uzun ve heyecan verici bir yolculuk oldu. Bu yolculuğa İtalya'da resim eğitimi alarak başladım. Toskana ile Milano arasında gidip geliyordum. Sonra güzel sanatlar akademisine geçtim. Analog ve dijital fotoğrafla uğraşıyordum, her iki medyumla da çok ilgiliydim. O sıralarda beden, vizyon gibi Baudrillard gerçekliği ile ilişkili siber kültürle çok ilgiliydik. Bu sebeple dijital fotoğraf bana bir direktör gibi çalışma fırsatı tanıdı. Tekil ve ikili görüntüler arasında paradoks kurarak, gerçeğin ne ve nasıl olduğu ile ilgili hikayeler yazıyordum. Beş yıl fotoğrafla çalıştıktan sonra heykele döndüm çünkü bir şeyleri elimle yapmaya, dokunmaya ihtiyacım vardı. Kariyerim boyunca malzemeler benim stilimi belirleyen en önemli etmen olmuştur. Heykele başladığımda kauçuk kullanarak birebir modeller yapıyordum. Kauçuk; objeyi farklı bir gerçeklikte dönüştürüyor, yeni bir dile döküyor benim için. Kauçuk, nesneleri nötralize eden bir malzeme. Aynı zamanda gerçek mi değil mi olduğunu kavrayamadığımız şeylerle de karşı karşıyayız heykelle. Yolculuğumun başlangıcında tüm olay bu gerçeklik sorgusu etrafındaydı.

Fiziğin basit kurallarını kullanarak bazı yansımalar ve etkiler yaratıyorsunuz. Analog-dijital arasındaki dilemmanızın sonucu belki de... Çalışmalarınızı bir mimari-yapısal uzantı mı yoksa kendi içinde mimari strüktürü olan eserler Loris Cecchini, kişisel sergisi, Galleria Continua, Çin, 2013 olarak mı görüyorsunuz? Çalışmalarınız yeni bir peyzaj mı yaratıyor?

Ben çalışmalarımı hâlâ obje olarak tanımlayabiliyorum çünkü heykelsi bir bakış açısıyla başlayıp bir mekana dönüşüyorlar. Bu açıdan, mimari bir yaklaşım olması da çok doğal. Bu benim için bir bariyer değil, tam aksine muhteşem bir deneyim. Her seferinde farklı peyzajlar deneyimliyorum ve farkına varıyorum. Bu süreçte de mimariye tepki veren çalışmalar yapmaya çalışıyordum. Heykelleşen mekanlara, özelliklere de müzelere bakacak olursanız, etkileşimi çok zor mekanlar bunlar. Buralarda gerçekleştirdiğim modüler çalışmalar benim için gerçekten bir tepki niteliğinde. Başka bir yerde, başka bir bağlamdaki mekanın içinde dans edebilmeliyim. Bu, çalışmamın bir organizma gibi mekanla köprü kurduğu andır ve ben de ancak o zaman özgür olabilirim.

Çalıştığınız malzeme ve yöntemler sanat pratiğinizi belirleyen en önemli dinamiklerden biri. Fiziksel ve dijital arasında nerede duruyorsunuz? Dijital sürekli devam eden mimari parametrik bir yaklaşım bana göre. Doğanın kanunlarından öğrenen bir parametre. Birçok mimar bana şunu soruyor: Tasarladığın modüler parçalar parametrik mi?

Hayır değil çünkü bir organizma gibi hareket etmek istiyorum. Bu, bir bitkinin büyüme doğası ile de aynı ama ben bunu çok emprik bir şekilde yapıyorum, daha önce hiç bilim eğitimi almamama rağmen. Ben Leonardo da Vinci ile yetiştim ve büyük ihtimalle bugünkü sanat ve üretim kültürümün başlangıç noktası da bu oldu. Leonardo o kadar çok şeye aynı anda bakıp ilgileniyordu ki, her şey bir konuya bağlanmalıydı ona göre. Bu emprik yaklaşım, bana özgürlük verdi ama aynı zamanda birçok kez yanılma ve hata yapma, yıkılma özgürlüğü de... Çünkü bir şeyi inşa etmeden ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamazsınız. Bu sebeple önce suluboya ile başlayan, sonra da 3D üretimler ile biten bir sürecim var.

Bu sene Venedik Bienali kapsamında, Fondaco dei Tedeschi'de sergilenen "Waterbones" isimli yerleştirmenizde de bu üretim sürecini okuyabiliriz değil mi?

Venedik'teki yerleştirmem 8 bin parçadan oluşuyordu. Eğer doğa ve bilim arasındaki ilişkiye dönecek olursak; aynı zamanda var olan tüm bağlantılarınızı da yansıtması açısından, bu yerleştirmedeki sekiz bin parça bir metafor. Görsel bir obje, bakanın gözünden birden çok farklı hali ile okunabilir. Konuştuğunuz dil, kültürünüze göre algılarınız değişir. Ben de bu yerleştirmede tam da bunu yapmak istiyorum. Bir sanat eserinin bu kadar 'açık' olması onun gücündedir. Sanatçı birden çok anlam ve ifade ile çalışır. Bu açıklık beni de bir sanatçı olarak birçok farklı disiplinle kesiştiriyor. 15 yıl boyunca mimarlardan birlikte proje yapmak için telifler aldım çünkü sanatçılara ihtiyaçları var, onlardan daha çok özgürlüğe sahipsiniz sanatçı olarak.

2006 yılında MoMA'da sergilenen "Cloudless" isimli çalışmanızın için nasıl bir süreç geçirdiniz?

"Cloudless", 50 bin balondan oluşan bir yerleştirme. Yalnız bu plastik balonlar piyasada bulunmuyor, hepsi el üretimi. Bu açıdan benim için çok özel bir projeydi. Bu çalışmayı ilk önce Pekin'de, Çin'deki yoğun nüfusa atfen göstermiştim. Bu çalışma aslında bir diyagram ama aynı zamanda bir bulut çünkü içerideki organik strüktür deri ve alüminyum ile inşa edildi. Pekin'den sonra Şangay Bienali ve onun ardından da MoMÂ PSl'da gösterdim. MoMA'dan sonra "Cloudless", Paris'e Palais de Tokyo'ya taşındı. O sırada MoMA PSİ, Alain Heiss tarafından yönetiliyordu. "Cloudless"ı görünce "Bunu istiyorum ama küratörsüz bir şekilde" dedi. Bu aşamada da birkaç küratör arkadaşıma bu iş ile ilgili yazı yazmalarını istedim. Kendi işim hakkında aslında benim söylemek istediklerimi yazmaları müthiş bir deneyimdi benim için. Bu sebeple küratörlerin sanatçıların çalışmaları hakkında daha çok yazması gerektiğini düşünüyorum.

Sevil Dolmacı Art Consultancy'de gerçekleştireceğiniz "Seed Syllables" serginizde neler göreceğiz? Galeri mekanım nasıl kullanmayı, ne gibi başlıklar açmayı düşünüyorsunuz?

Bu sergi için Sevil Dolmacı ile birlikte galeri mekanıyla etkileşim yakalayan bir kurgu düşünüyorum. Galeri mekanının içerisinde yer alan sütunların olduğu duvarda, bir bitki gibi çalışan bir mekanizma yapmayı planlıyorum. Bu sergi, şimdiye kadar geometrinin temelleri üzerine oturan çalışmalarımın bir uzantısı niteliğinde olacak. Aynı zamanda geometriyi doğayla da bütünleştirerek göstermek istiyorum. İslam sanatındaki geometrik formları çok etkileyici buluyorum. Bence tüm bu geometrinin arkasında doğa ve doğanın düzen-düzensizlik ilişkisi yaüyor. Yani kozmik bir yaklaşım var. İslam sanaündaki muhteşem simetrik yaklaşımı kullanmayı planlıyorum. Bu bağlamda da Baü kültürü ve bu kültürün heykelleşmesi ile İslam sanatındaki doğa ve geometri arasında bir ilişki yaratmak istiyorum.

Farklı kültürler ve şehirler arasında yaşamak ve çalışmak üretiminizi etkiliyor olmalı.

Evet, her gün yeni bir şey öğreniyorsunuz, hem teknoloji hem de kültür ve gündelik yaşam hakkında. Mesela dûn İstanbul'da Arapça bir yazıyı inceliyordum. Bu yazıyı alıp, önünüze koyup günler, hatta haftalarca izleyebilirsiniz. Sonunda da onunla ilgili bir şey yaparsınız. Benim için her yeni kent, özellikle mimarisi ve yemekleriyle yeni şeyler öğrendiğim bir deneyim haline geliyor.

Neden yemek?

Çünkü yemeğin içindeki yaratıcılık aslında o yörenin insanı hakkında da ölçülebilecek bir bilgi verir. Buradaki ölçüden kastım aslında insanların nasıl yaşadığıyla ilgili ipuçları. Mesela Çin çok büyük bir ülke. Burada öğlen ya da akşam yemeği yediğinizde; içinde her şey olan yüzlerce tabakla karşı karşıya kalırsınız. Yemeğin içindeki yaratıcılık da insanların çevirisidir bence.

Tasarım markalarıyla da iş birlikleriniz var. Tasarımın seri üretim anlayışı ve sanattaki spontaneliği, tekilliği nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Genellikle bu ikisi ile alışagelenden daha farklı bir biçimde oynuyorum. Eğer bir saat için çizim yapıyorsanız, pratik ve fonksiyonel olması lazım. Yani kendi temanızı ve bakış açınızı tasarıma uyarlayabilirsiniz ama sonrasında ûreüm ve kullanma ile ilgili birçok dinamiği de göz önünde bulundurmanız, piyasa dinamiklerini incelemeniz gerekir. Bu incelemeden ve süreçten de çok şey öğrenmiş ve kazanmış olursunuz çünkü sanatsal süreçten çok daha farklı bir süreçle karşı karşıyasınız. Tasarım markaları da sanatçılardan artık imza niteliğinde çalışmalar istiyor. Jeff Koons' un Louis Vuitton için yapüğı çantalar gibi...

"Seed Syllables" serginize verdiğiniz ismi açıklar mısınız?

Çalışmalarımın başlıkları için her zaman kelimeleri kanşürmayı sevmişimdir. Ne gördünüz ile ilgili hissi harekete geçiriyor bu kelime oyunları. Tohum kelimesi de özgün, eşsiz bir eserin modülü fikrini çağrıştırıyor. "Seed Syllables"ın farklı anlamları var. Biri, mantraların temeli demek. Bir mantra yapılmaya başlandığında, bu cümlenin sadece bir kısmını söyleyip, cümleyi kısaltmaya başlıyorlar ve sonunda cümle sadece bir sese dönüşüyor.

İstanbul serginizden sonraki planlarınız nedir?

Şubat ayında Glaeri Continua'da bir sergim var ve sonrasında Paris'te Le Centquatre'da bir projede yer alacağım. Kasım ayında 2019 Avrupa Kültür Başkenti Matera'da kolektif bir projede yer alıyor olacağım. Bunlar dışında daha kişisel projelerim olacak. İsviçre'de 60 metrekarelik küçük bir ev inşa edeceğim. Çin'de Hiersun isimli bir mücevher markası için de bir proje geliştiriyorum.

http://www.sevildolmaci.com/tr/sergi/ruby-anemic-love-what-you-are-looking
Sevil Dolmacı Art Gallery, Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı’na paralel olarak açılışı yapılacak olan, Alman sanatçı Ruby Anemic’in “Love is What You Are Looking For” adlı sergisini 18 Eylül-19 Ekim tarihleri arasında St Regis Hotel -1 Kat’ında yer alan mekanında ağırlıyor. İstanbullu sanatseverlerin Borusan Contemporary’de yer alan “No Guts No Glory” adlı neon eseriyle tanıdığı Alman sanatçı Ruby Anemic, iğneleyici ve doğrudan bir dil kullanarak ürettiği eserleriyle Sevil Dolmacı Art Gallery’de sezonun ilk sergisinde izleyici ile buluşacak. Neon, alüminyum üzeri renk ilizyonları, tuval ve hazır malzeme gibi farklı medyalar ile çalışan Anemic, dil’in ironik dizilişi ve/veya deyimlerin ironik anlamları üzerinden izleyici ile iletişim kurar. Anemic, 2015 yılında İstanbul’da Borusan’da Common Ground: Air isimli sergi ile Salt Beyoğlu’nda Every İnclusion is an Exclusion of Other Possibilities’de bu türden deyim ve sözlerin yer aldığı neon işler ile hafızalarda yer etmişti. Anemic, Eylül Ayı’nda St. Regis -1 Katı’nda yer alacak “Love is What You Are Looking For” isimli sergisinde Türkçe ve İngilizce dil oyunlarını içeren neonlardan canvas işlere farklı medyalarda işlere imza atacak. Sanatçının Türkiye’de gerçekleştirdiği ilk kişisel sergisi olma özelliği taşıyan sergi 18 Eylül-19 Ekim tarihleri arasında Sevil Dolmacı Art Gallery’de görülebilir. Uluslararası alanda yer aldığı koleksiyonlar arasında Almanya’da Daimler Contemporary Collection, Tel Aviv’de Angel Collection of Contemporary, İsviçre’de Patek Philippe, Amerika’da Beth Rudin Dewoody Koleksiyonu gibi önemli kurumlar yer almaktadır.
http://www.sevildolmaci.com/tr/sergi/contemporary-istanbul-2018
Sevil Dolmacı Art Gallery Contemporary İstanbul 2018'de Yerini Alıyor! Sevil Dolmacı Art Gallery Uluslararası ve Türk çağdaş sanatının önde gelen isimlerini Contemporary 2018'de buluşturuyor! Stand tasarımı Zoom Mimarlık tarafından yapılacak sergide Peter Halley, Bjarnne Melgraad, Anders Krisar, Loris Cecchini, Ruby Anemic, David Drebin, Tony Cragg, Ergin İnan, Pınar Dupre, Cömert Doğru, Elif Tutka, Metin Kalkızoğlu, Habibullah Okur, Saliha Yılmaz gibi daha birçok sanatçının eserleri sanatseverlerle buluşacak.
http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/basin/hurriyet-kitap-sanat-18082017

Röportaj: İhsan Yılmaz

Böcekler benim için bir dil...

Çağdaş Türk resminin önde gelen ustalarından biri Ergin İnan. 2017’de sanatının 50’nci yılı dolayısıyla bir dizi sergi gerçekleştiriyor. İstanbul, Ankara ve İzmir’den sonra dördüncü sergisini Bodrum’da Turgutreis Şevket Sabancı Kültür Merkezi’nde açtı. İnan’la Mevlana’dan Kafka’ya uzanan, Doğu-Batı senteziyle oluşturduğu fantastik dünyasını konuştuk, sanattaki 50 yılının muhasebesini yaptık. 

50’nci sanat yılı kutlamaları kapsamında son serginiz Bodrum’da açıldı. Oldukça önemli bir yıldönümü. Neleri düşündünüz sergiyi hazırlarken?

Bodrum’daki daha çok son dönem benim yaptığım işleri de kapsıyor ama aynı zamanda 2000’li senelere bir geçiş olanağı sunuyor. Bu sergi benim 2000’li senelerde yaptığım en önemli eserlerden biri olan’ 2’li Kümbet’i kapsıyor. Bu kümbet ikiye ayrılmış bir şeydir. Bir tarafı Berlin’dir, bir tarafı İstanbul’dur. Bu benim yaşam şeklimdir. Biri Berlin’deki yaşam şeklim, diğeri ise İstanbul’da yaşadığımız bir zaman içerisinde yaptığım bir kümbet. Bunlar şu anda Bodrum’dalar. Yine 2000’li yıllara ait bir ‘İz Mektubu’, oğluma hitap ederek yaptığım bir eserdir. Ondan sonra bir ‘El’ var... Aşağı yukarı aynı dönemde yapılmıştır. Bunların dışında son dönemlerde yaptığım eserlerim ‘İkili Yüzler’ ön plana çıkıyor. Ayrıca uzun soyut figürler ve böcekler temalı bir resim kapsamı içerisinde bir yerleştirme yaptık. 50. yılımda eserlerimi bir araya getirme süreci Bodrum’da böyle yansıdı. Mekân da biraz ön plana çıkıyor tabii. Koyacağınız eserler ne kadar olmalı, bu mekânı kaç eserle doldurmalısınız veya Bodrum’daki ışığın ortaya koyduğu o çok ışıklı ortamda gene böyle renkli eserlerin bir arada olması da daha ön plana çıktı.

Kendi varuloşunu eserlerinde sürekli sorgulayan bir anlayıştaki sanatçının geçmiş 50 yılına bakışı, hesaplaşması nasıl oldu?

Elbette kendi varoluşunuzu sorguluyorsunuz. Bir yaşam şekliniz var. Her insana verilmiş bir yaşam zamanı var. Bir zaman dilimi var. O zaman dilimi içerisinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz aslında. Hem ruhsal olarak hem de etrafımızla birlikte bulmaya çalışıyoruz. Yani o atmosferde kendinizi nerede bulmaya çalışıyorsunuz. O anda da ürettikleriniz ortaya çıkıyor. Yani bu 50 seneyi düşündüğünüz zaman gezdiğiniz, gördüğünüz ya da etkilendiğiniz eserlerin de biraz resim anlayışınıza katkısı oluyorsa da hep kendi içinizde, kendi varoluşunuzu sorgulayarak doğru şekilde bir resim anlayışı ortaya koyuyoruz. Ve koydum da zannediyorum.

Bugüne gelene kadar da tabii bir sürü evrelerden geçtik. 64’lerde, öğrenim yıllarında, 67’de Mehmet Siyahkalem’in resimlerini tanıyışım Topkapı Sarayı’nda... Ondan sonra tabii sanat tarihini iyice kurguluyorsunuz, öğreniyorsunuz. Onun ötesinde bir şey var etmeye çalışıyorsunuz. O kurgu içerisinde de ‘Grotesk Figürler’ ortaya çıkıyor. Grotesk figürlerdeki o ekspresif yaklaşım... ‘Dostlara ektup’ adı altında yaptığım, böceklerle yaptığım resimler... Daha sonralara geldiğimizde zaman zaman eski sayfaları resimlerime katmam... Etkilendiğiniz bir atmosferde o eski yazıları resimlerinize katmak istiyorsunuz. O eskimişliği resminize katmak istiyorsunuz. O sayfaların eskimişliğini katmak istiyorsunuz. Resminizin görüntüsünü var etmeye çalışıyorsunuz.

Onun ötesinde bugüne kadar geldiğim zaman hatırlıyorum mesela, son dönemlerde hep ‘İkili Yüzler’ yaptım. Bunlar etrafımda oluşan ve beni etkileyen bir atmosferin ikili yüzler olarak yansıması. Çünkü hep farklılıklar ortaya çıkıyor, ikilikler ortaya çıkıyor o atmosferde. Sosyal yaşantı da öyle oldu Türkiye’de. Ben de o yüzleri yaptım hep 2007’den sonra. Aslında bu Kafka resimleri ile başladı. Kafka’nın fikir anlayışı ve okuduklarım sayesinde ona bir saygı niteliğinde bu resimler ortaya çıktı. Ama daha sonra 2007’de de daha büyük boyutlarda ikili yüzler yaptım. Onlar da bugünün esprisi.

Aklıma bir fikir geliyor bazen. Yazılması gereken bir fikir oluyor bunlar. Resim farklı bir şeydir, yazı farklı bir şeydir aslında. Yazı bir dildir. Söylenir, konuşulur. Ama resim öyle değil. Resim görsel bir şey. Tamamen var ettiğiniz iç dünyanızdaki bir hayal, bir biçimleme unsurudur. Orada insanların görmesi, yorumlaması anlam ifade etmiyor. Orada siz kendi başınızasınız. Ama o yazılar belki bir katkıda bulunuyor. Çünkü o anda o figürleri yaptığım zaman aklıma gelen biraz edebi, biraz da düşünce bazında bir şeyler yazıyorum. O da resimde yerli yerine oturuyor aslında, böceklerle birlikte. Böyle bir yapı oluştu. Son resimlerimde bütün o atmosferi kurguladım ve bu sergiye çalıştım.

Mevlana’dan Kafka’ya uzanan düşünce evreninize son dönemde eklemlenen şeyler oldu mu?

Böcekler benim için bir dil. Çünkü orada hakikaten bende bir mektup yazma isteğiyle başladı böcekleri resmime katışım. Bir ressama anlatamayacağınız sözcükler vardır. Ona onun diliyle hitap edersiniz. Öyle oluştu o resim anlayışı. Ondan sonra resimlerime böcekler hep yansıdı. Mektup gibi değil fakat başka biçimlerde, daha çok kendimi bir böcek olarak gerekli yerde gerekli şekilde kullanarak gelişti. Kaligrafi ise benim için daha evvel de söylediğim gibi bir eskimişlik, bir yıpranmışlık. O yıpranmışlığın getirdiği bir hüzün. Onun içinde başka şeyler var, çünkü edebi dilde anlatmak çok zordur. Hüzün de değil aslında. Onun ötesinde bir geçmişi var. Bir zaman dilimi var, zamanı anlatmak var. Hepimize verilmiş bir zaman var, bunu da biliyorum bir insan olarak. Yapabileceklerimizi de bu kurgu içerisinde geliştirmeye çalışıyoruz. Kaligrafi bu benim için. Yoksa içindeki yazılanlar veya ne söylediği değil. Sadece onun o yıpranmışlığı, eskimişliği, koyduğu bir duygu var. Güzel bir estetik de var ayrıca. Benim için bunlar önemli kaligrafide.

Beden önemli çünkü hep anatomi çizdim. Leonardo’yu çok sevdim öğrenim sıralarında. Mikelanj’ı (Michelangelo) sevdim. O yapıyı, o anlatımı, o dili sevdim. Eğitimden gelen bir alışkanlık belki bedeni çizmek. Ama bedeni çizerken de bir resim olayı koyuyorsunuz, gerekli kılınıyor belki de. İnsan olarak gerekli kılınıyor. İnsan biziz; benim veya sizsiniz. Onun için çizerek hep var etmeye çalışıyorum o biçimleri.

Sergideki eserler arasında yağlıboyaların dışında, kümbetler, bronz heykeller de bulunuyor. Farklı malzeme kullanımını belirleyen ne oluyor?

Bir biçimsellik arayışı oluyor. Heykel de öyle çıkmıştır zaten. Biz sanatçılar çoğunlukla tek yüzeyle uğraştığımız gibi zaman zaman üç boyutlu şeylere dokunmaya, onları şekillendirmeye ihtiyaç duyduk. Düşüncelerimizi o boyutta var etmeye çalıştık. Bir sürü bronz heykel ve yine kümbeti ortaya koyuyorum, kümbet fikri benim için üç boyutlu ama içinde insan barındıran bir yapı olarak görüyorum ben kümbeti. Onun için birisine İstanbul, birisine Berlin dedim ama ben kendimi hep ortaya koydum orada. Daha farklı boyutlarda da kümbetler yaptım zaman içerisinde. Bu benim için resmimi üç boyuta taşıdığım bir düşünce şekli. Ötesinde başka bir şey aramamak lazım.

Son dönemde daha çok beden ve böcekler öne çıkıyor sanatınızda, kaligrafi biraz geride kalmış gibi.

Evet kaligrafi biraz geride kaldı çünkü etkitepki var. Etki-tepki içerisinde sanat yapmak çok zor oluyor. Yaptığınız işler bir tepki görüyorsa sizi de rahatsız ediyor. Rahatsız edince de bir düşünceyi kenara atıyorsunuz. O konuda düşündüğünüz şeyleri geri plana itmeye çalışıyorsunuz. Bu da bu zamanın ne kadar sanatçıyı serbest bırakıyor ve ne kadarı zincirliyor, onu gösteriyor. Zamanın veya ortamın ve sosyal yaşamın getirdiği bir şey.

Sanatçının esinlendiği şey ile dışa vurduğu şeyin birbirinden çok farklı olduğunu söylüyorsunuz. Esinlenilen şey ile dışavurma aşamasına gelene kadar nasıl bir süreç işliyor?

Esinlenmek aslında içinizde yaşattığınız bir düşünce şekli. O sizi hep itekler ama ortamını bulmanız lazım. Uygun çalışma ortamınızı bulduğunuz anda o itekleme, yani içinizdeki o dürtü, ilham şeklinde ortaya çıkıyor. Ondan sonra kendinizi konsantre etmeniz lazım. Özellikle yalnız olduğunuz bir ortamı bulduğunuz zaman bir eseri şekillendirebiliyorsunuz. Çokluk içerisinde olmuyor.

Ergin İnan’ın ‘50. Sanat Yılı’ sergisi Turgutreis Şevket Sabancı Kültür Merkezi’nde 30 Eylül’e kadar görülebilir.

 

 

 

 

 

https://youtu.be/CipJGKQXlu8
Video için bağlantıya tıklayınız.
An Interview with Loris Cecchini Seed Syllables / Sevil Dolmacı Art Consultancy 12.09.2017 - 02.11.2017
http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/haber/ergin-inan-kitabi-yayinda

Çağdaş Türk sanatı tarihinde sanat düşüncesi ve üslup yönünden özgün bir yere sahip olan Ergin İnan, sanat yaşamının 50. yılında, Sevil Dolmacı Art Consultancy tarafından hazırlanan arşiv niteliğindeki kitabıyla sanatseverlerle buluşuyor.

Almanya Humboldt Üniversitesi öğretim üyelerinden olan ve sanatçının tüm sanat yaşamına tanıklık etmiş Dr. Elisabeth Wagner ve Türkiye’nin önde gelen sanat tarihçilerinden Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Zeynep Yasa Yaman tarafından yazılan makalelerin yer aldığı kitap, hem bir Ergin İnan retrospektifi olacak hem de sanat tarihine kaynaklık edecek formatta hazırlandı.

Ergin İnan'ın sanat yaşamının 50. yılı onuruna hazırlanan kitapta, sanatçının 60 ve 70'li yıllarda gerçekleştirdiği grotesk figürler ve psiko-portrelerden başlayarak ilkini 80'lerde gravür tekniği ile yaptığı Mesnevi Serisi’ne, 90’lı yıllarında yaptığı Binbir Böcek Serisi’nden, 2000’li yıllardaki İlyas Mektubu, Kafka Serisi ve son dönemlerdeki Grotesk Kafalar, İkili ve Üçlü Kafalar Serisi'ne kadar sanat yaşamının en çarpıcı ve başyapıt niteliğindeki eserlerine odaklanıyor. Kitapta ayrıca Türkiye'nin önde gelen koleksiyonlarında bulunan Ergin İnan eserleri de yer alıyor.

Sevil Dolmacı Art Consultancy olarak Çağdaş Türk resminin mihenk taşlarından Prof. Dr. Ergin İnan'a, yarım asırlık sanat serüveni onuruna yayınladığımız bu kitap vesilesiyle teşekkür etmek istedik.

Kitaba Patika Kitabevi'nden ulaşabilirsiniz.

http://www.sevildolmaci.com/tr/haberler/haber/laurence-jenkellin-bonbonu-07062017-christies-pariste-280000-euroya-alici-buldu

Sevil Dolmacı Art Consultancy sanatçılarından Fransız heykeltraş Laurence Jenkell katıldığı önemli event’ler ve imzaladığı müze sergisi anlaşmaları ile uluslararası platformda yükselişine devam ediyor. Söz konusu kariyer ivmesi uluslararası piyasalarda fiyatlarının yükselmesini sağladı. 7 Haziran 2017’de Christie’s Paris Müzayede Evi’nde Jenkell’in Alüminyum bonbonu 280.000 Euro'ya alıcı buldu. Türkiye’de önemli kurum ve özel koleksiyonlara kazandırdığımız Jenkell Bonbon’larını temsil etmekten gurur ve mutluluk duyuyoruz. Gelecek sezonda sergi ve kitap projelerimizle Türk izleyenlerini yeniden sanatçımız Laurence Jenkell ile buluşturacağız.

Sevil Dolmacı Sanat Danışmanlığı

Narmanlı Apartmanı

Tarihi Narmanlı Apartmanı’nda günümüze kadar pek çok sanatçı, tarihçi ve önemli devlet adamı yaşadı.

Geçmişten bugüne İstanbul’un en gözde semtlerinden olan Teşvikiye, bugün de bu koca şehrin binbir rengini barındıran; yaşamla, sanatla iç içe geçmiş canlı ve hareketli bir dokuya sahip.

Teşvikiye’nin en güzel köşesini tutmuş olan Narmanlı Apartmanı da hem bu dokuyu oluşturan, hem de bu dokuyla şekillenen en önemli yapı taşlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir.

Sevil Dolmacı Sanat Danışmanlığı da bu ayrıcalıklı dokunun bir parçası olarak bu tarihi binada yerini almaktadır.

Yazılar

26 Eylül 2018 - 12:30

Sevil Dolmacı & Ruby Anemic

"Maçka Parkı'nda eserimizin yer alması onur verdi"

Dünyaca ünlü...

01 Eylül 2018 - 17:45

Sanatçılarla koleksiyonerleri buluşturuyorsunuz ama işiniz bununla sınırlı değil. Yaptıklarınızı sizden dinleyebilir miyiz? ...

01 Eylül 2018 - 17:30

Sanat Kabuk Değiştiriyor

GLOBAL SANAT PAZARINDAKI SON GELIŞMELER IŞIĞINDA KAMIŞLI KOLEKSIYONU’NA YÖN VEREN...

28 Haziran 2018 - 12:15

SANAT DANIŞMANI SEVİL DOLMACI "BANA GÖRE HÂLÂ EN İYİ SANAT LOKASYONU NİŞANTAŞI" f F SANATIN TÜRKİYE'DE KESİNLİKLE İYİ BİR YATIRIM ARACI...

05 Haziran 2018 - 11:15

Çocuklar 'Ustaların İzinde' Nurdan Likos'un yaşları 5 ile 13 arasında değişen öğrencileriyle, 2012 yılından beri her yıl hazırladığı "Ustaların...

04 Mayıs 2018 - 16:00

GENÇ KOLEKSİYONERLER DÖNEMİ

Holdinglerin ikinci kuşak yöneticileri sanat yatırımının avantajlarını çoktan keşfetti....

30 Nisan 2018 - 16:15

Kolaj Portreler / Sermet Severöz

AİLE mirası bir sanat merakı vardır Sabancıların... Sahip oldukları Maçka'daki St. Regis Oteli'nin...

28 Nisan 2018 - 15:45

Röportaj: Mete Aker

Fotoğraf: Özlem Özçelik

Sanatçılar sürekli aynı şeyi yapmak istemez. Önceki resimlerinizden farkı ne...

27 Nisan 2018 - 13:45

Atılay Kandemir

İlüsyonist Eserler Beğenildi...

Sanat danışmanı Sevil Dolmacı,yeni galerisi Sevil...

27 Nisan 2018 - 13:45

Atılay Kandemir

İlüsyonist Eserler Beğenildi...

Sanat danışmanı Sevil Dolmacı,yeni galerisi Sevil...

İletişim

Maçka Cad. Narmanlı Apt. Kat 4, No:24/32 Teşvikiye
34365 Şişli - İstanbul / Türkiye

+90 212 258 95 85

[email protected]